Prof. Dr. MURAT AYKAÇ ERGİNÖZ, doğduğu Kahramanmaraş Elbistan Kazasının eşraf ve ünlü bir ailesine mensuptur. Elbistan’da “Hocazadeler” lâkabıyla anılırlar. Bu aileden birçok ünlü bilim adamı, din adamı, yazar ve hekim yetişmiştir.

ELBİSTAN’IN YETİŞTİRDİĞİ AİLEME MENSUP ÜNLÜLER


Büyük Dedem (Babamın Dedesi)
MUSTAFA KAMİL EFENDİ (YEMLİHAZADE)

Kadılar ve müellifler zümresinden ve Mevlevî tarikatı mersuplarından bir zattır. Elbistan’lıdır. Kayseri kadısı iken 1877 yılında vefat etmiştir ve Eski Kayseri Mezarlığındaki Seyyid Burhaneddin Türbesi civarına defnedilmiştir.
Çoğu basılan onaltı eseri ve birçok risaleleri vardır.
Eserleri şunlardır:
1. el-Hikmetü’l-Bâliğa ve Şerhüha. Hikmetten bahseder.
2. Minhacü’l-İhticac. Mantıktan bahseder.
3. el-Manzûmetü’l-Aliyye fi’l-Ahbari’n-Nebeviyye. Usul-i Hadisten bahseder.
4. Nazmü’l-Fünûn. Mantık, Vazı, Âdâb, Aruz, Meâni, Bedi, Beyan gibi yedi fen’den bahseder.
5. Arûz-i Endülüsî Şerhi.
6. Kaside-i Mudariye. Bu kitabın şerh ve tahmisini yapmıştır.
7. Manzûme-i Râiye. Akaid ve kelâmdan bahseder.
8. Kaside-i Hemziyye Tahmisi.
9. Elfiye ve Şerhi. Usûl-i Fıkıh İlmine dair bin beyit’i muhtevidir.
10. Hüseyniyye Manzumesi ve Şerhi.
11. el-Makalâtül-Hisyan alâ Kasideti’l-Hasan maa tahmus.
12. Haşiye alâ Karatepeli.
13. Şerhun alâ Kadise-i Nûniyye Li’l-Fazıl Hasan Fehmi Efendi. Mizan ve âdab ilminden bahseder; bir şerhtir.
14. Divan-ı Eş’ar.
15. Talikat alâ Nuhbeti’l-Fiker fi’l-Hadis.
16. Kadise-i Adem şerhi. Üç matlab üzerinedir.
Kaynak:İslam Ansiklopedisi. Eserleri Milli Kütüphanede nadir eserler bölümünde bulunmaktadır.

Annemin Büyük Dayısı
ORD. PROF. MÜKRİMİN HALİL YİNANÇ (1898-1961)


Yurt ve dünya çapında ün yapmış olan İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Ortaçağ Tarihi Kürsüsü Ord. Profesörü Mükrimin Halil Yinanç, Elbistanlı bir ülema ailesinden olan Kadı Halil Kâmil Efendi’nin oğludur. Malatya, Mardin ve Diyarbakır Kadılıkları’nda bulunmuş olan Halil Kâmil Efendi Dersin-Çarsancak Kazasında vazife ile bulunduğu 1898 yılında Mükrimin Halil doğmuştur. Asıl adı İbrahim Mükrimin’dir. Baba ocağında özel tahsil yapan Mükrimin 8-9 yaşlarında Kur’ân-ı Kerim’i hıfzetmiştir. İlkokula gitmemiştir. Elbistan Rüştiyesi’ne girmiş, sonra babasının memuriyeti dolayısıyla Malatya Rüştiyesi’ne ve İdadisi’ne, daha sonra Mardin ve Diyarbakır İdadisi’ne devam etmiş, 1913’de idadiler liseye çevrilince Diyarbakır ve İstanbul Gelenbevi Lisesi’nde tahsiline devam ederek liseyi bitirmiştir. 1916’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden, 1921’de Mülkiye Mektebi’nden mezun olmuştur.
Evvelce özel derslerle Arapça ve Farsça öğrenmiş olduğundan Edebiyat Fakültesi’nde iken, hep İslâm Tarihiyle uğraşmış ve incelemelerini mümkün olduğu kadar eski kaynaklara indirmeğe muvaffak olmuştur. Bu çalışmalarında Şerafettin Yaltkaya, İsmail Sadettin ve Şirvanlı Sadrettin Efendiler’den aldığı derslerden büyük çapta faydalandığını kendisi belirtirdi.
Tarihçiliği kadar, güzel konuşması, geniş bilgisi ve kuvvetli hafızası ile ünlüydü. Bilhassa Büyük Selçuklular devri üzerinde gerçek bir mütehassıstır. T.T.K.’nun kurucu üyelerindendi. Çok zor yazan, fakat bıkmadan okuyan ve konuşan bir zattı. Mükrimin Halil merhum, daima üstad diye anılırdı. Hayatı ilmî sohbetlere davetlerle geçer, davet edilmediği geceler Beyazıt, sonraları Laleli kahvelerine gider; çevresine biriken her yaş ve sınıftan insanla rahatça konuşurdu. Eski yazmaları, büyük bir itina ve hüsnühatla kopya ederdi. Arapça, Farsça ve Türkçesi kuvvetli idi. Fransızca’yı da okuyup anlardı. Hafızası fevkalâdeydi. İslâm ve Selçuklu, hattâ Osmanlı Tarihi’nin en ufak teferruatını, hayret edilecek bir genişlikte bilirdi.
İlmiyle mütenasip eser bırakmadı. Türkiye Tarihini yazacaktı. Selçuklu Devri’ni bile kaleme alamadı. Anadolu’nun Fethi’ni yazdı bıraktı. Bir de enver’in “düstur Namesi”ni yayınlayıp değerli bir metha yazmıştı. Çok fazla olmamakla beraber, makale şeklinde kıymetli etüdleri vardır. Ancak bir avuç telif, ne Mükrimin Hoca’nın ilmiyle, ne kürsüsü, ne de kırk yıllık tarihçiliği ile mütenasiptir.
O bir akademik insandı, ondan tarihî olaylar ve fıkralar değil neticeler öğrenilirdi. Zira okuduklarıyla kalmamış, tarihin içinde yaşamış ve sentezini yapmıştı. Tarihî bir olayı anlatırken, yaşadığımız çağda kalmaz, dinleyenleri anlatacağı çağa götürürdü. Bir dersinde insan üzerinde konuşurken, “Halife Memun’a göre üç çeşit insan varmış; bir kısmı gıda gibi her zaman lâzım, bir kısmı deva gibi icabında lâzım, bir kısmı illet gibi hazer edip kaçmak lâzım” demiştir.
Tarihimizin en büyük kaybı, Rumeli’yi elden çıkarmamız der, çok üzülürdü, yine; “görülüyor ki, herkes vaktiyle tecrübe edilmiş, fena neticeler vermiş hususları bilerek veya bilmeden tekrarlayıp aynı hataları yapıyor. İnsanların yalnız akıllı olmaları kâfi değil, izanları da olmalı” der, tarihin önemini belirtirdi.
21.12.1961 tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir. Memleketi Elbistan’daki kültür yuvası lise, kendi adını taşımaktadır.

Babam
O.NECATİ ERGİNÖZ


1321 (1905) yılında Elbistan’ın Ceyhan mahallesinde doğdu. Elbistan etrafından Hocazade Hurşit Efendi’nin oğlu, sayısız telifatı ile meşhur Kadı Mustafa Kâmil Efendi’nin torunudur. İlk tahsilini Elbistan Nûmune Mektebinde bitirdi. I.Cihan Savaşı’nı İstiklâl Savaşı’na bağlayan yıllarda özel Hocalardan Arapça, Farsça, Fransızca, Matematik, Yurttaşlık ve Kompozisyon dersleri aldı. Elbistan’da açılın Öğretmen okulunun (sınav vererek) ikinci sınıfına yazıldı. Bir yıl sonra Sivas Öğretmen Okulu’na girmiş ve bu okulu birincilikli bitirmiştir.
İlk görevi Kahramanmaraş İnönü ve Sakarya Okulları öğretmenliğidir. Bir yıl sonra Okul Müdürü ve Pazarcık İlköğretim Müdürü olmuştur. Askerliğini yedek subay olarak yaptıktan sonra 1932 yılında Pedogoik sınavlardan geçerek ilköğretim müfettişi olmuştur.
Müfettişlik hayatında Bayburt’ta 22 okulun bir inşa devresinde yaptırmış olmasından dolayı Disiplin Kurulu Kararıyla taktir edilmiştir.
Bursa, Kütahya illerinde Köy Enstitüleri mezunlarını yerleştirme ve çalıştırmalarını sürdürmüştür.
1944 yılından 1960 yılına kadar Elbistan’da müfettişlik yapan Necati Erginöz 16 yıllık çalışmalarında Elbistan’ın 7 köyündeki ilkokulu 97’ye ve merkezdeki 3 okulu da 8 okula çıkarmakta büyük hizmetleri olmuştur.
Mükrimin Halil Yinanç’ın verdiği planla Elbistan’ın Tarih ve Coğrafyasını, Sosyal ve Kültürel durumunu incelemiş, Elbistan’ın Sesi Gazetesinde yayınlamıştır.
Köy eğitiminde yaşanmış realiteler Karagöz Ankara Savaşı’nda atılan fiskiler adlı üç telif eseri vardır. 43 yıl memleket eğitimine hizmet etmiş olan bu eğitimci son 10 yıllık eğitimlerini de İstanbul İlköğretim Müfettişliğinde sürdürmüş ve 1976 yılında yaş haddinden emekli olmuştur.
1970 yılından, vefat edinceye kadar Osman Necati Erginöz Bakırköy Emekli Öğretmenler Derneği Başkanlığı yapmıştır. Bu derneğe hizmetinden ve öğretmenlere bir bina kazandırmış olmasından dolayı öğretmenler mermer üzerine şu yazıyı yazarak çalışma odasının kapısı üstüne asmışlardır.
(Bu tesisin kazanılmasında büyük emeği olan Emekli İlköğretim Müfettişi O. Necati Erginöz’e Bakırköy öğretmenleri şükran borçludur.)
Ne yazık ki bugün bu yazı yerinde mevcut değildir. 80’li yıllarda derneklerin kapatılmasıyla birlikte bu yazı yerinden sökülmüştür.
Bu değerli Elbistanlı eğitimci insan 8 Temmuz 1988 yılında İstanbul’da vefat etmiştir. Ölmeden önce yazdığı, ölümünden sonra yayınlanan “EĞİTİMDE 60 YIL” kitabıyla Cumhuriyetin Kurucularından birisi olan bu değerli insan anılarıyla bir devre ışık tutmuştu.

Amcamın Oğlu ve Ablamın Eşi
PROF. DR. HİLMİ ERGİNÖZ


1931 yılında Elbistan’da doğdu. İlkokulu ve ortaokulu bu ilçede tamamladı. Sivas Lisesini bitirdi. 1958 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Elbistan ve Artvin Hükümet Tabipliği’nde bulundu. 1965 yılında “Halk Sağlığı Uzmanı” oldu. 1965-1967 yıllarında Mardin, 1967-1971 yıllarında Maraş Sağlık Müdürlüğü’nde bulundu. Sağlık hizmetlerinin sosyalize edildiği bu illerde kuruluşu gerçekleştirdi, yıllık çalışmaları değerlendirdi. 1971 yılında Sağlık Bakanlığı teftiş kadrosunda yer aldı. 1974 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. Ayrıca Silivri-Çatalca Eğitim ve Araştırma Merkezi Sağlık Grubu Başkanı olarakta görev yaptı. Sosyalleştirilen bu bölgede de kuruluşu gerçekleştirdi ve yıllık çalışmaları değerlendirdi. 1984 yılında Doçent 1990 yılında Profesör oldu. Halen İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanıdır. Kitap ve makaleler tarzında 20’den fazla neşriyatı bulunmaktadır.
Prof. Dr. Hilmi Erginöz Uluslararası ve Ulusal birçok derneklere üye bulunmaktadır. Ayrıca kendisi 1967 yılında “Elbistanlılar Kültür ve Dayanışma Derneğinin kurucusu ve başkanıdır. Yine bu yıl içinde “Elbistan Kültür Dayanışma ve Eğitim Vakfı” adıyla bir vakfın kuruluş çalışmalarını da yürütmektedir. İngilizce bilen Erginöz evli ve üç çocuk babasıdır.

 

AILESINDEN YETISEN POLITIKACILAR

MAZHAR ÖZSOY

(Kahramanmaras Demokrat Parti 2 dönem Milletvekili)

 

HACI AHMET ÖZSOY

(2 Dönem Kahramanmaras Adalet Partisi Milletvekili)

 

ABDULLAH PAKSOY

(1999 ve 2004 Dönemlerinde ve Suanki MHP Elbistan Belediye Baskani)

TURHAN GÜVEN

(DYP Genel Baskan Yardimciligi ve 2 Dönem DYP Milletvekilligi yapti)

 

Elbistan Hakkında Genel Bilgi

GİRİŞ
Elbistan, Eski ve Orta Çağlarda önemli bir bölge sayılan geniş bir alanın içinde bulunur. Bir ucu Maraş ve daha güneyde diğeri Malatya’ya, başı da Kayseri, Şar (Adana-Tufanbeyli ilçesinin bir köyü olup tarihî Komana şehrinin üzerinde kuruludur) ve Sivas olarak belirlenen muazzam büyüklükte bölgenin adı, bütün eski tarih kitaplarında “Elbistan Bölgesi” olarak geçmektedir. Bütün bu bölgeye adını veren Elbistan’ın tarih içinde ne kadar önemli ve ne kadar gözde olduğunun bir kanıtıdır.
Elbistan kendi adıyla anılan ve Türkiye’nin dördüncü büyüklükteki ovasının içinde, Şar Dağı’nın eteklerinde kuruludur. Ova dağlarından doğan Ceyhan, Söğütlü, Hurman ve Göksu başta olmak üzere irili ufaklı birçok ırmak ve çaylarla ve bunların birleşmeleri ile büyüyen Ceyhan Nehri ile sulanmaktadır.

Çarşı Camii
Eski küçük Ceyhan'ın girişi
Selçuklu Hamamı
Kızılcaoba Camii
Ümmet Baba Camii
Çarşı Camii İç Kısmı
Elbistan'da kış ekmeği yapan kadınlar
Pınarbaşı


Elbistan havalisi, Ortaçağ Süryani, Arap ve Ermeni eserlerinde “Ceyhan Bölgesi” olarak adlandırılmıştır. Ovadaki Afşin, Hunu (Arıtaş) gibi Elbistan’ın da Eski Çağlardan Orta Çağa intikal ettiği birçok kayıtta mevcut olduğu gibi, höyüklerinde yapılan kazılardan ele geçen eserlerin incelenmesinden de kesin olarak anlaşılmıştır.
Ortaçağ Ordünaryüs Profesörü Mükrimin Halil Yinanç ile tarihten önceki çağlar hakkında söz sahibi H.Grothe ve Prof. V.D.Osten’in tetkikleri ışığında, Elbistan Ovası’nda var olan medeniyetler hakkında 1948 yılında Tahsin Özgüç, Dr. Nimet Özgüç, Yüksek Mimar Lemi Merey ve Burhan Tezcan’dan oluşan bir ekibin yapmış olduğu kısa araştırma ve sathî kazılar yörenin geçmişi hakkında önemli ipuçları yakalamış, fakat, daha sonra bu kazılar devam ettirilmediği için – şimdilik – karanlığa terkedilmiştir. Bu araştırmaların önemli bölümlerini şöyle özetlemek mümkündür:
Ovada, Osten’in gördüğü 21 höyükten başka 9 tane daha höyük tesbit edilmiştir. Alınan örnekler incelendiğinde M.Ö. 4000 yılının başından beri (6000 yıl öncesi) bölgenin yerleşim yeri olduğu ve Bakır Çağı, Hitit Devri’yle birinci binde (3000 yıl öncesi) mamur birer beldeyi temsil ettikleri anlaşılmıştır.
Daha kat’i bilgilerin ise, Karahüyük Köyündeki, Tanır’ın Yassıhüyüğü’ndeki, Kuşkayası yakınındaki Tedevini ve İğde Köyü’ndeki höyüklerin kazılması ile elde edileceği görülmüştür.
Ozanhüyük’teki kalıntısı ve özellikte dikilitaş’ı incelediklerinde Anadolu’da ender görülen kıymette bir anıt olduğu anlaşılır. Dağlarda sayısız tümülüs tipi mezarlara rastlarlar, bunların çoğunun hazine arayıcılarınca tahrip edildiğine şahit olurlar. Bunların çoğu kemerli, tek ya da çift odalı ve kubbeli olduğu belirlenir. Domolar’la Beştepe köyleri arasındaki derin vadinin muazzam kayalıkları arasında üç yönünün tabii olarak tahkim edildiği bir yerde büyük bir kaleye rastlarlar. Yerli Anadolu tekniği ile inşa edilen kale, sur, temel ve tünelleriyle çok ilginç bulunur.
Çavlıhan köyünde Emir Çavlı tarafından yaptırılmış büyük bir han harabesi incelenir, bugün bir taşının dahi kalmadığı hanın, gezi gününde, birçok odalarının köylüler tarafından ahır veya samanlık olarak kullanıldığı görülür.
Karahüyük Köyü’nde kazı yapılır. Bu höyük 500 m uzunluğunda, 300 m genişliğinde ve 22 m yüksekliğindedir. Şimdiki köyün bu höyük üzerine yerleşmiş olduğu, toprağının gübre olarak kullanıldığı görülmüştür. Höyüğün bir kısmının tahrip edildiği ve bulunan çok kıymetli ve nadir antika eserlerin antika pazarlarına düştüğü zaten bilinmektedir. Kızılıp eserlerinin çıkarılması belki mümkündür, fakat, eski şehrin yeniden ihyasının mümkün olmadığı anlaşılır.
20x20 metre ebadında bir alan bir ayda kazılır. Üç kültür tabakasına rastlanır. Üstte (yakından uzağa doğru) Romalılar,ikinci katta Post Hitit çağına ait, en altta da Frigler’e ait çeşitli ve çok kıymetli eserler çıkarılır. En önemli eser olarak Hitit Hiyeroglofi ile yazılmış bir kitabe (şimdi Ankara Etnografya Müzesindedir) çıkarılır. Kitabenin önünde bir kurban yalağı vardır. Kitabenin Anadolu’da bir eşine rastlanmadığı, yazıları ile, tanrı, şehir ve büyük kralların adlarının yazılı olması Elbistan Bölgesi’nin tarihi hakkında önemli bilgileri kapsadığı belirlenir. Kitabe kaldırılınca Hitit dönemine ait üç odalı evlerin ve kaldırımların çıktığı, koç biçiminde bir ryton, hiyeroglifli, hiyoroglifsiz mühürler, muhtelif süs eşyaları, hayvan heykelcikleri, çanak çömlek, boğa-adam kabartması, atbaşı heykeli, insan kabartmaları; tunç, kemik ve taş aletler ile sair eşyalar bulunduğu rapor edilir.
Karahüyük’teki bu büyük şehrin adı ve diğer özellikleri, henüz tesbit edilememiştir. Kazıların mutlaka yapılması ve bu tarih için çok önemli şehrin ortaya çıkarılması gerektiği vurgulanmıştır. Izgın köyünde de büyük bir hiyeroglifli kitabenin bulunduğu ve köyde iki höyüğün mevcudiyeti ve bunların da mutlaka diğerleri gibi kazılması gerektiği zikredilmiştir.
Günümüzde de, Karahüyük, Burtu (Yapraklı), Izgın, Güvercinlik, Tepebaşı Mahallesi, Çilingir Çayırı gibi geniş bir alanda yapılan kaçak kazı ya da inşaat çukurlarında çok kıymetli eserlerin bulunduğu, bunların kaçak olarak – belki de yurt dışına- kaçırıldığı, hatta, adli makamlara intikal ettiği kadarıyla, bir kısım buluntuların kavgalara ve ölümlere yol açtığı bilinmektedir.
Buraya, “Halep Salnâmesi” olarak bilinen ve bir kısmında Elbistan’dan bahseden tarihî vesika niteliğindeki eserden bir alıntı yapmak yerinde olur: “...Elbistan’ın Kubâd ve Kubad’a vaki Kuman’a (Koman) belde-i kadimesinin yerinde yahut çok yakınında olduğu rivayet-i tarihiyedendir... Vaktiyle ‘da bir mâbed meşhur olup, derununda altı bin köhneye hükm eden ve Kubâd veKubâ hükümdarları sülalesinden olan Re’isü’l-Köhne otururdu.” (Bizce, bu bahsedilen yerin Karahüyük Köyü altındaki şehrin olma ihtimali çok kuvvetlidir.)
“Elbistan’a altı saat mesafede, biri aslan diğeri da kaplan şeklindeki karşılıklı iki adet cesim taş olup bunların vaktiyle Arabistan ile Anadolu beyninde (arasında) Hadd-i fasıl (sınır arası) olduğu bilinmektedir. Ve üç saat mesafede yedi arşın tul ve iki arşın arasında âsâr-ı atikeden bir de dikilitaş vardır.” (Bu taşın olduğu yer, şimdiki Doğanköy’dür.)
Elbistan Bölgesinde, Hititlerin uzun zaman yerleşik kaldıkları ve bunların Binboğa dağlarından bol miktarda gümüş madeni çıkararak bunlardan kap-kacak yaptıkları anlaşılmaktadır.
Hititlerden sonra, Akadlar, Sümerler, Asuriler, İranlılar (kısa dönem), Mekadonyalılar (ki, Elbistan ovasında eski eserlerin bir çoğu da Mekadonyalılar’a aittir) hakim olmuşlardır. Mekadonlar’ın hükümdarı Büyük İskender ile kendisine isyan ederek bağımsızlık ilan eden general Antigon arasında büyük bir muharebe bu ovada cereyan etmiştir.
Sonra bu bölgede Selefkiyan (kurucusu Selefküs’tür) devletinin izlerini görüyoruz. Ancak, Selefküs’ün ölümünden (M.ö. 875) sonra, hanedan taht kavgasıyla birbirine düşmüş, ülke sürekli Romalılar’ın baskısına maruz kalmıştır. Bu karışıklıktan dolayı baskın, ölüm, açlık vs. bıkan yöre halkı Ermeni Kralı Dikran’ı yardıma çağırmıştır. Fakat Ermeniler eskisinden daha zalim çıkarak bir süre halkı inim inim inletmiştir.
İddia edildiği gibi, Ermeniler, Doğu Anadolu’nun eskiden beri sahipleri olmayıp, sonradan gelip yerleşmişler ve Romalılar’ın desteği ile yurt edinip çoğalmışlardır. Buraların bilinen en eski sahipleri, Turanî (Türk) kavminden olan Hititler’tir... Zaten Ermeniler hiçbir zaman devlet kuramamışlar, Romalılar’a bağlı prenslikler halinde kimi yerlerde hüküm sürmüşlerdir. Elbistan’da da fazla kalamayıp, Romalılar, General Lukilas sayesinde bu havaliyi işgal etmişlerdir (M.Ö. 24).
Romalılar’ın meşhur imparatoru Sezar, Mısır’ı fethettikten sonra, isyan ederek Kapadokya (bugünkü Çorum, Yozgat, Sivas, Malatya, Kayseri, Nevşehir, Kırşehir, Niğde, Aksaray illeriyle Amasya, Tokat, Kahramanmaraş, Adana ve Konya’nın bir kısmının adı)’yı işgal eden general Pompe’nin oğlu Farnak’ı ortadan kaldırmak için Mısır’dan Suriye’ye ve Anadolu’nun içlerine giden en kestirme yol olan Elbistan yolundan geçmiştir. O zaman Klikya’dan (Çukurova) Kapadokya’ya geçecek bir ordu için tek yol bu yoldur. Böylece Elbistan’ın ve ovasının tarih boyunca bütün devletler tarafından neden dikkate alındığı ve ele geçirmek için yüzbinlerce insanın ölümüne rağmen vazgeçilmeden niçin mücadele edildiği daha iyi anlaşılmaktadır.
Roma İmparatorluğu, Doğu ve Batı Roma olarak bölündükten sonra, bütün Anadolu gibi bu havali de Bizanslar’ın eline geçmiştir.
Bu ara (M.S. 441) yıllarında bütün Anadolu’yu bir sel gibi istila ederek Avrupa’ya giden Atilla’nın ordusu, Elbistan’ı da yakıp kavurmuştur.
İslâm ile müşerref olup bir de devlet kuran Araplar da, kendilerine has – burada – devlet kuramadılarsa da birçok bölgeleri işgal etmişler, hatta İstanbul Boğazı’na kadar dayanmışlardı. Ama yukarıda belirtildiği gibi, Elbistan’da Aslan ve Kaplan’dan oluşan iki heykel arası sınır kabul edilmiştir.

ELBİSTAN İSMİNİN TARİHÇESİ
Elbistan isminin nereden geldiği tam olarak tesbit edilemediği gibi, ilçemizin adının Romalılar döneminden önce ne olduğu veya nasıl telaffuz edildiği de bilinememektedir. Ancak, Muğla ve çevresinde kurulan Menteşe Beyliği’nin beyinin babasının adı da Elbistan Bey (Ablistan şeklinde de telaffuzu vardır) olduğu göz önüne alınırsa, Elbistan’ın bir kişi adından kaynaklanmış olabileceği kabul edilebilir.
Biz, Mükrimin Halil Yinanç’a dayanarak, tesbit edilen kadarıyla Elbistan isminin tarih içinde geçirdiği evreleri ve telaffuzları belirtmekle yetinelim:
Urfalı tarihçi Matthieu ve diğer Ermeni tarihçiler Ablasta, Süryanî Mihail Ablastayn, Abu’l-Farac b. İbri (Bar Hebraeus)’nin Ablastin, Yakut Hemevî’nin Abulustayn, I.Haçlı seferi tarihçisi Baudri de Dol (1097 yılında) ile bir Latin tarihçisi Plastantia, Selçuklular tarihine dair eserler yazan müellifler ile XIV. Ve XV. asırlardaki İran tarihçilire Ablistan, XVI. asırdan itibaren – İbn İyas adlı Arab tarihçisi hariç olmak üzere – (ki, bu tarihçi Abulustayn olarak yazmıştır) bütün müellifler Albistan veya Elbistan şeklinde yazmışlardır.
Ma’mafih, 1465/1566 seneleri içinde, Kudüs’e hacc etmeye giderken bu beldeye de uğrayan Rus hacısı Bazil, yazdığı seyahatnâmede Elbistan şeklinde yazılıp söylenen isim, yerli halk dilinde Albistan ve Elbistan şekline dönüşmüştür. Bugün de tahsili olmayan –özellikle köylüler- Albistan derken, diğer insanlar Elbistan demektedir.
Meselâ, XVI.asrın başında, Dulkadiroğulları beylerinden Alaüddevle Bozkurt Bey’in vakıfnamelerinin tamamında Ablistan şeklinde yazılmıştır.
Rivayetlerden, “Aslan yatağı” anlamından türetilmiş Alpsitan ve “bağlık, bostanlık oluşundan” türetilen Albostan isimlerinin aslı ve dayanağı olmadığı gibi, hiçbir eserde de bu isimlere rastlanmamaktadır. Hele İblistan şeklindeki telaffuzun, hakaretten, en iyimser yaklaşımla şakadan öte bir anlamının olamayacağı kesin olmakla beraber, İran tarihçilerinin yazdığı Ablistan’ı eski harflerin azizliğinden, biraz da cahil insanımızın itinasız okuyuşundan –hareke olmadığı için, baştaki elif harfi, hem –a- hem de –i- okunabileceğinden dolayı bu yanlış telaffuz doğmuştur.

ELBİSTAN’IN TARİHİ
Elbistan Ovası, gerek doğrudan doğruya Darb al-Hadas (bugünkü Göynük Geçidi)’ten Orta Anadolu’ya, gerekse Malatya’dan Kayseri’ye yapılmakta olan akınların sürekli uğrağı idi. Hele Malatya'’ın Bizanslılar’ın eline geçmesinden sonra, orduların tek geçidi Elbistan Ovası olmuştur. Ovanın 3000 metreye varan yüksek dağlarla çevrilmiş olması ve her taraftan geçilmesi çok zor derin ve uzun geçitler ve boğazlarla kapalı bulunması burasını daima bir isyan ve ihtilal merkezi yapmaya elverişli kılmıştır. Bu sebeplerden Elbistan Bölgesi baskınların ve akınların ilk uğrak yeri olmuş, dolayısıyla en çok tarhibe uğrayan bölgelerin başında gelmiştir. Sürekli bütün medeniyetlerin ilgi odağı olmasına ve yerleşim yeri olarak seçilmesine rağmen, günümüze tarihî bir şehrin veya harabesinin intikali mümkün olmamıştır. Otuzun üzerinde höyüklerin de kazı ile açılıp ortaya çıkarılmadığından, tarihî şöhretine zıt olarak, geçmişini belgeleyecek kalıntılar bakımından fakirliği sürmektedir... Bu durum, ciddi kazıların yapılmasını ve çıkarılacak eserlerle birlikte daha önce günışığına kavuşturulan eserlerin birlikte sergileneceği “ELBİSTAN BÖLGESİ MEDENİYETLERİ MÜZESİ”ne de ne kadar ihtiyaç duyulduğunun göstergesidir.
İmparator Romanos Diogenis’in, Malazgirt Meydan Savaşı’ndan sonra Alparslan’a esir düşmesini fırsat bilen Bizanslı Komutan Filoratos 1072-1073’te Anadolu’nun bir kısmı ile birlikte Elbistan’ı da ele geçirmişti.
1085’te, birçok defalar Müslüman Türk gazilerinin fethetmek için uğraştığı Elbistan Bölgesi, nihayet, Anadolu Fatihi Kutalmış oğlu Süleyman Şah’ın komutanlarından Emir Buldacı tarafından fethedilmiş ve Müslüman Türk’ün hakimiyetine açılmıştır. Fetihten hemen sonra Elbistan feodal bir emaret olarak, Anadolu Sultanı Süleyman Şah’a bağlanmıştır.
1097-1098’de, Haçlı Ordusu bölgeyi yeniden Türkler’in elinden alarak hakimiyetini Bizanslı şövalye Pierre d’Aulps’a vermişse de çok sürmeden Türkler yeniden almıştır.
1103’te, Bölge yeniden Franklar’ın eline düşmüştür. Franklar yöre halkına o kadar zulmeder ki, Urfalı tarihçi Matthieu “Elbistan ve havalisini Franklar tahrip ederek insandan hali (boş, tenha) bırakmışlardır” demek zorunda kalmıştır. Buna rağmen kalan yöre halkı Türkler’e müracaat ederek kurtarılmalarını istemişler, bunun üzerine;
1105’te Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan tarafından geri alınarak veziri Ziyaeddin Muhammed’e ikta edilmiştir.
1107’de Sultan I. Kılıç Arslan’ın ölümünden sonra, Türkler arasında çıkan ayrılıklardan faydalanan Antakya Prensi Tancrede Elbistan’ı zapt etmiş ise de; 1111’de Malatya hükümdarı Malik Tuğrul Arslan’ın atabeyi (lalası) İl Arslan tarafından geri alınmıştır.
1114’te meydana gelen büyük bir depremle Elbistan’ın tamamen harap olduğunu o devrin Ermeni tarihçisi Sempad kaydetmiştir.
1124 senesi sonunda, Malatya’nın, Emir Gazi Bin Danişmend tarafından zaptından sonra, Elbistan ve havalisi Danişmendliler’in eline geçmiştir (ki, Elbistan’ın yetiştirdiği ilim adamlarından Prof. Dr. Refet Yinanç’ın da Dulkadir Beyliği adlı eserinde belirttiği gibi, bugünkü Çarşı Camii’ni Danişmendliler’in yaptırmış olduğu ihtimali çok kuvvetlidir.)
1137’de, Danişmend hükümdarı Melik Muhammed, kardeşi Ayn al-Davla’nın elinden Elbistan ve Ceyhan havzasını almış ve O’nu memleketinden kovmuştur.
1143’te Melik Muhammed’in ölümünden sonra, kardeşi Ayn al-Davla Elbistan ve havalisine yeniden hakim olmuşsa da; 1143-1144’te Selçuklu Sultanı Mesut (I.Kılıç Arslan’ın oğlu) tekrar almış ve oğlu II.Kılıç Arslan’ı vali tayin etmiştir.
1155’te İkinci Kılıç Arslan tahta çıktıktan sonra, Merkezi Elbistan olan Yukarı Ceyhan Havalisi Selçuklular’la Danişmendliler arasında mücadele sahası haline gelmiştir.
1156’da, Danişmendi hükümdarı Yağıbasan, Bizans İmparatoru ile ittifak yapmasına rağmen, II. Kılıç Arslan’ı yenerek bu havaliyi zapt etmiş ve 70.000 kadar Hıristiyan esiri birlikte götürmüştür. Yapılan antlaşma ile havali Yağıbasan’a bırakılmıştır.
1164’te, Yağıbasan’ın ölümü ile Danişmendli devletinde meydana gelen fetret (geçiş, boşluk, kesilme)’ten faydalanan Elbistan valisi Emir Mahmut bin Mehdî, bağımsız olarak hükümdarlığını ilan etmiş ise de çok sürmeden bölgeye yeniden II.Kılıç Arslan fethetmiştir.
Sultan Kılıç Arslan Elbistan valiliğine oğlu Mügisüddin Tuğrul’u getirmiştir. Sonra da Darende, Kayseri, Zamantı, Sivas ve Malatya’yı alarak Danişmendliler’i sona erdirmiştir.
Tuğrul Şah, babasının yaşlılığından istifade eder, Elbistan ve havalisinde hükümdarlığını ilan etmiş; onun ölümünden sonra da, birbirine düşen kardeşlerinden bazen berikini, bazen ötekini tutarak, hatta Ermeni baronu (sonra kral olacak) Leyfon ile dostluk ve ittifak kurarak kendisine destek sağlamıştır. Böylece, uzun zaman bu havalide hükümdar olarak kalmayı bilmiştir. Ağabeyi II. Süleyman Şah, Anadolu birliğini sağlayıp, diğer kardeşlerini kovarak veya öldürerek hakimiyeti ele geçirmiş ama, Tuğrul Şah’a dokunmamıştır. Tuğrul Şah da ağabeyine itaat ederek, adeta O’nun valisi gibi hareket etmiş, hatta bütün seferlerinde yardımcı olmuştur.
1201’de, Gürcistan’a sefer eden Süleyman Şah, yolda Erzurum’u Saltukoğlu Melik Şah’ın elinden alıp buranın yönetimini kardeşi Tuğrul Şah’a vermiş; buna mukabil olarak Elbistan ve havalisini elinden alarak doğrudan doğruya merkeze bağlı bir vilayet yapmıştır.
Bundan sonra bütün XIII. asır boyunca Elbistan, Payitaht (Başkent) olan Konya’dan tayin veya azledilen valiler tarafından idare edilmiştir.
Bu valilerin hepsini tesbit etmek mümkün olmamıştır. Bir kısmı şunlardır:
1. Hüsameddin Yusuf; Bugünkü Emir Yusuf mezraı bu vali adına nisbetle kurulmuştur.
2. Emir İlyas; Emir İlyas köyü bu vali adına nisbetle kurulmuştur.
3. Mübâriziddin Çavlı; Adına bugünkü Çavlıhan köyü teşekkül etmişti. Çavlıhan’da bir han yaptırdığı kayıtlıdır. Elbistan Ulu Camiinin de bu vali tarafından yaptırıldığı camiinin kapısı üzerindeki kitabeden anlaşılıyorsa da, yapılan çeşitli araştırmalar, bu kitabenin, şimdiki camiinin değil, bundan önce aynı yerde var olan ve Şah İsmail tarafından yıkılan camiinin olduğu; XVI. asrın başında, bölgede hüküm süren Dulkadir Beyliğinin son beyi Şehsuvaroğlu Ali Bey tarafından şimdiki camiin yapılarak, eski kitabenin, geçmişe saygı bâbından yine yerine konulduğu tezinin güç kazandığını ortaya çıkarmıştır.
4. Emir Kamaraddin; Adıyaman ili Elbistan arasındaki yol üzerine Derbend Geçidi ağzına bir han yaptırmış ise de bugün haraptır.
5. Emir Falakaddin Halil
6. Emir Alamaddin; Alembey köyü bu bey adına nisbetle teşekkül ettirilmiştir.
7. Emir Seyfeddin Ebu Bekir Candar. Bu asrın ortalarına kadar harab olarak var olan, fakat bugün tamamen kaybolan “Candargazi Türbesi” bu emire aitti. Türbe belediye sarayının bahçesinin güneybatı köşesi ile Jandarma Karakolunun arasında, muhtemelen yolun altında olduğu görgü şahitlerince ifade edilmiştir. Türbe, Candargazi’nin oğlu Bedreddin Kuş tarafından yaptırılmıştır.

Candargazi, oğlu Bedreddin Kuş ile birlikte, bağlı olduğu Selçuklular’a isyan ederek Mısır Sultanı Baybars’ın tarafını tutmuş ve O’nunla birlikte 1277 Anadolu’nun içlerine yapılan seferlerine katılarak tahrip ve kıtallerine ortak olmuştur. Zannedildiği gibi, türbesi, evliyadan biri olduğu için yapılmış değildir....
1337’de Dulkadir Beyliği kuruluncaya kadar Elbistan ve havalisi çeşitli olayların, isyanların ve savaşların yaşandığı bir bölge oldu. Selçuklular’ın, İlhanlılar’ın, Moğollar’ın ve Klikya (Çukurova) Ermenilerinin dönem dönem akınlarına uğrayıp kıtallerine ve yağmalarına sahne oldu. Selçuklular’ın etkisinin azalmasını diğerleri fırsat bilmişti.
Türkler, eski Elbistan (şimdiki Kara Elbistan’ı terkederek, Ceyhan Nehri’nin Pınarbaşı’ndan çıkarak az sonra, bugünkü Tekke Köprüsü’nün 50 m kadar yukarısında ikiye ayrılıp, Malatya Caddesi istikametinde ve Şar dağı eteklerinde yeniden birleşmek suretiyle meydana getirdiği ada üzerine yeni ve müstahkem (bu adanın iç tarafı surlarla çevrili idi) bir şehir vücuda getirmişlerdir. Gerek Ermeniler’e ve gerek Suriye Haçlılar’ı ile diğer devletlere karşı, Anadolu’nun önemli bir müdafaa hattı olmak dolayısıyla Selçuklular devrinde mühim vilayetlerden biri sayılıyor ve bu stratejisi itibariyle daima gözde olarak dikkatleri çekmeye devam ediyordu.
Eski Elbistan (Kara Elbistan)’a gelince, burası zaman ile iyice harap olmuştur. Asıl şehrin harabeleri, bugün köyde var olan höyüktedir.
XIII.asrın ilk çeyreği sonlarında, İlhanlılar’ın bu bölgeye olan şiddetli baskısına dayanamayan Taraklı Oymağı’nın reisi Halil Bey, burasını zaptetmiş fakat ertesi yıl 1337’de Dulkadirli Oymağı’na mağlup olarak Elbistan’ı bırakmaya mecbur kalmıştır. Dulkadirliler’den Karaca Bey, merkezi Elbistan olan ve 185 yıl yaşayan bir Beylik (emaret) kurmuştur. (Beylik hakkında bilgi daha sonra geniş olarak verilecektir.)
Daha önce beylik merkezleri olduğu için Ramazanoğulları Elbistan ve civarına yeniden hakim olmak istiyordu; fakat Dulkadirliler’e yenilerek, terketmek ve Çukurova’ya çekilmek zorunda kaldılar.
Selçuklular zamanından beri devam etmekte olan medrese, camii, tekke, zaviye, darüşşifa gibi eserlere Dulkadirliler de yenilerini ekleyerek burasını bir ilim merkezi haline çevirmişlerdi. Elbistan’dan bütün Suriye ve Mısır ülkelerinde kendini tanıtacak derecede değerli bazı alimler çıkmıştır. 1374’te Suriye’de vefat eden ve Hanefi fıkhının hükümlerine dair kıymetli bir eser yazan Selahaddin Hızır bin Şıhabeddin Ömer bunların en meşhurudur.

DULKADİR BEYLİĞİ
Orta Asya’dan gelerek, XIII.asrın sonlarında Halep ve Antep arasındaki bölgelere yerleşen Bozok Türkmenleri, bazen Memluk kumandanları emrinde kuzeye doğru bazen de kendi başlarına Çukurova’daki Ermeniler veya Moğol hakimiyeti altındaki Anadolu içlerine kadar akın yapıyorlardı. Böylece Türkmenler, Antep’ten Elbistan’a kadar olan bölgeyi ele geçirerek kendilerine yurt edinmişlerdi. Bu Türkmenlerden çoğu, Antakya’dan başlayıp kuzeydoğu yönünde Maraş’a kadar uzanan Amanos Dağları’nın Doğu vadilerinde kışlıyor, yaz gelince de daha kuzeydeki Binboğalar, Berit, Nurhak, Akçedağ ve Tohma ile çevrili havzadaki yaylaklara çıkıyorlardı. İşte bu Türkmenlerden olan Bozok ve Ağaçeri Türkmenlerinin bir kısmı, Anadolu’da Moğal hakimiyeti çökerken, Zeyneddin Karaca Bey etrafına toplanmaya başladılar.
1337’den 1522’ye kadar 185 yıl devam eden Dulkadir Beyliği, güneydoğudan ve kuzeydoğudan Meluk Sultanlığı, güneybatıdan Memluklere bağlı Ramazanoğulları, kuzeyden Eretnaoğulları ve Kadı Burhaneddin Krallığı ve 1398’den itibaren Osmanlı Devleti ile sınırlanmıştı.
En geniş şekliyle 100.000 km karelik kadar bir alana yayılmıştı. Elbistan merkez olmak üzere Maraş, Harput (Elazığ), Kayseri, Antep, Diyarbakır, Malatya arasında hüküm sürmüştü. Hatta, zaman zaman Amik Ovasını, Tarsus’a kadar Çukur Ova’nın bir kısmını, Kozan, Kadirli, Tufanbeyli’den yukarılara Kırşehir’e uzanan bölgeleri de hakimiyeti altına almıştı. Başkent Elbistan iken, Şah İsmail’in bu kenti tahrip etmesinden sonra, merkez Maraş’a nakledilmişti ki, 8 yıl sonra, 1515’te Şehsuvaroğlu Ali Bey taht şehri olarak yeniden Elbistan’ı seçmişti.
Beylik, Memluklara tabii olarak teşekkül etti; fakat, 02.09.1399’da Yıldırım Bayezid’in Elbistan’a girmesiyle, 12.06.1515’e kadar yüzonaltı yıl, dokuz ay, on gün müddetle devam edecek Osmanlı tabiiyeti başladı. 1515’ten 1522’ye kadar ise Osmanlı mülkü şeklinde addediliyordu.
Osmanlı tabiiyeti sırasında, Memluklar Dulkadirli Beyliği üzerinde sürekli hak iddia etmiş ve bunun sonucu olarak da Dulkadirli - Memluk ve Osmanlı – Memluk arasında çeşitli kanlı savaşlar olmuştur. Bu savaşlara, Dulkadirli Beylerinin bazılarının yanlı ve kaypakça tutumları da sebep olmuştur. Kudretli Türk Prensleri olan Dulkadiroğulları, Osmanlılar’la sıkı bağ ve akrabalık kuran önemli bir hanedan olarak tescil edilmiştir. Soyları günümüze kadar gelmiştir.
Dulkadiroğulları, XVI.-XVII.asırlarda, Osmanlı rejiminde, Osmanlı Hanedanı dışında, asil (doğuştan soylu) kabul edilen üç Türk ailesinden biri olmakla devam etti. Diğerleri; Giraylar (Kırım hanları) ve İsfendiyaroğulları’dır –ki, bu dört ailenin mensupları için “Cenapları” hitabı yazılırdı.-
Dulkadirli Beyliği’nin konumu Osmanlı-Memluk ve İran İmparatorlukları’nın oluşturduğu üçgende bulunması, stratejik önemini artırmış tampon bir bölge olarak faydalanmak amacıyla bir yandan nüfuz sağlamak için çalışırlarken, diğer yandan da çeşitli akrabalıklar kurmak suretiyle yakınlık oluşturmaya gayret etmişlerdir.
Bu, Elbistan tarihi bakımından da önemli olan akrabalıkların dikkate değer olanlarını şöyle sıralamak mümkündür:
1. (...........?) Hatun: Dulkadirliler’in 3.Beyinin kızıdır. Sivas ve çevresinde hüküm süren Rahatoğulları’nın beyi Alaaddin Ali Bey’le evlenmiştir.
2. (...........?) Hatun: Dulkadirliler’in 3.Bey Süli (Sevli) Bey’in kızıdır. Kadı Burhaneddin Krallığı’nın Kralı Kadı Burhaneddin ile evlenmiş, oğulları Alaaddin Ali Zeynel Abidin babasının ölümünden sonra tahta çıkmıştır. Kadı Burhaneddin’in birinci hanımından olan kızı Habibe Selçuk Hatun’la da Burhaneddin’in kayınpederi Şaban Süli (Sevli) Bey evlenmiştir. Diğer kızı Mısır Hatun’la da 4.Bey Nasreddin Mehmet Bey evlenmiştir.
3. Devlet (Sultan) Hatun: Şaban Süli (Sevli) Bey’in kızıdır. Yıldırım Bayezid ile evlenmiştir.
4. Emine Hatun: 5.Bey Nasreddin Mehmed Bey’in kızıdır. Yıldırım’ın oğlu, Osmanlı Padişahı Çelebi I.Mehmed ile evlenmiştir. 1398-1443 yılları arasında yaşamış, 1403’te evlenmiştir. II.Murad’ın annesi, dolayısıyla Fatih Sultan Mehmed’in babaannesidir.
5. Nefise Hatun: Nasreddin Mehmed Bey’in kızıdır. Memluk Emiri Cane Bey ile evlenmiştir. Cane Bey’in ölümüyle dul kalınca;
6. Nefise Hatun: Memluk Sultanı Çakmak’la – ısrarlı isteği üzerine – 31 Mart 1440 tarihinde muhteşem bir düğünle evlendi.
7. Alime Hatun: Bir Dulkadirli Beyi’nin kızıdır. II.Murad ile evlenmiştir. Fatih’in üvey annesidir.
8. Sitti Mükrime Hatun: Dulkadirliler’in 6.Beyi Süleyman Bey’in kızıdır. 15.12.1449’da kralların, hükümdarların, Beylerin ve bütün ile gelenlerin katılmasıyla yapılan bir düğünle Fatih Sultan Mehmed ile evlenmiştir. Çocuksuzdur. 1467’de Edirne’de vefat etmiştir. Edirne’de yaptırdığı Sultan Camii’nin hazire (mezarlığı)sinde gömülüdür. Ayrıca, İznik’te camii, Edirne’de saray, mahalle ve çeşitli binalar yaptırmıştır.
9. (.............?) Süleyman Bey’in kızıdır. Yine Memluk Sultanı Çakmak ile evlenmiştir. Böylece Fatih ile Çakmak bacanak olmuşlardır. 1460’ta Kahire’de vebadan ölmüştür. Sultan Çakmak’ın ölümü ile dul kalan bu hatun, Memluk Sultanı İnal’ın oğlu Muhammed’le evlenmişti.
10. Ayşe Hatun: Dulkadirliler’in 9.Beyi Alaüddevle Bozkurt’un kızıdır. 1469’da II.Bayezid ile evlenmiştir. Yavuz Sultan Selim’in annesidir. Ayşe Hatun da, II.Murad’ın annesi Emine Hatun gibi Osmanlı Sarayında Vâlide Sultan olmuştur. 1453’te Elbistan’da doğmuş, 1515’te Trabzon’da ölmüştür. Trabzon’da yaptırdığı Hatuniye (Ayşe Hatun) camiindeki türbesinde gömülüdür. Ayşe Hatun; bu camiden başka, Trabzon’da medrese ve imaret, Manis’da tımarhane, İstanbul Beyazid’te hamam vs. yaptırmıştır.
11. Benli Hatun: Alaüddevle’nin kızıdır. Şah İsmail talip olmuştur. Ona verilmemiş, buna kinlenen Şah İsmail Elbistan’ı baştan başa tahrip etmiştir. Bu hatun daha sonra Akkoyunlular’ın son hükümdarı Sultan Murad ile evlenmiştir. Yavuz’un teyzesidir.
12. (...........?) Alaüddevle’nin kızıdır. Ünlü Memluk kumandanı Emir Özbek ile evlenmiştir.
13. (...........?) Alaüddevle’nin kızıdır. Yine Memluk’un tanınmış emirlerinden Emir Kaytmerk ile evlenmiştir.

DULKADİR BEYLERİ
Oğuzlar’ın Bozok bölüğünün Bayat boyundan olan Hanedan ve Beylik süreleri şöyledir:
1. Zeyneddin Ahmet Karaca Bey: Babası Halin Dulkadir’dir. Onun da babası Halil Bey’dir. 1337’den 22.09.1353 yılına kadar 17 yıl.
2. Garsüddin Halil Bey: Karaca Bey’in oğludur. 22.09.1353’ten 1386’ya kadar 33 yıl beylik yapmıştır.
3. Şaban Süli (Sevli) Bey: Karaca Bey’in oğludur. 1386’dan 30.05.1398’e kadar 12 yıl.
4. Sadaka Bey: Sevli Bey’in oğludur. (1398-1399) bir yıl kadar.
5. Nasreddin Mehmed Bey: Halil Bey’in oğludur. 3..05.1398’den 1443’e kadar 45 yıl beylik yapmıştır.
6. Süleyman Bey: N.Mehmed Bey’in oğludur. 1443’ten 1454 yılına kadar 11 yıl.
7. Melik Arslan Bey: Süleyman Bey’in oğludur. 1454’ten 1466’ya kadar 12 yıl.
8. Şahbudak Bey: Süleyman Bey’in oğludur. – Birinci olarak – 1466’dan 1468’e kadar 2 yıl 8 ay;
9. Şehsuvar Bey: Süleyman Bey’in oğludur. 1468’den 1472’ye kadar 4 yıl.
10. Şahbudak Bey: - İkinci defa- 1472’den 1480’e kadar 8 yıl (toplam 10 yıl).
11. Alaüddevle Bozkurt Bey: Süleyman Bey’in oğludur. 1480’den 12.06.1515’e kadar 35 yıl.
12. Ali Bey: Şehsuvar Bey’in oğludur. 12.06.1515’ten 1522’ye kadar 7 yıl beylik yapmıştır.

BEYLERİN DÖNEMİ

1.Karaca Bey
Babasının vefatından sonra, kısa zamanda etrafına toplanan Türkmen aşiretlerini disipline eden Karaca Bey, Memluklar’ın devamlı saldırılarıyla sarsılmış olan Çukurova’daki Ermeni Prensliği’ne saldırarak, bölgeyi tahrip etti ve önemli ganimetler alarak döndü, Mayıs 1335.
1337 yılında, bölgede söz sahibi olan Memluk Sultanı Muhammed Nasır’dan şehrin (Elbistan’ın hakimiyet menşuru (berat)nu alan bir başka Türkmen beyi Taraklı Halil’i Elbistan’dan atmak isteyen Karaca Bey, bu işle oğlu Halil’i görevlendirdi. Yapılan savaşta Taraklı Halil mağlup oldu. Bunun üzerine Karaca Bey Kahire’ye giderek, Memluk Sultanı ile görüştü ve bağlılığını bildirdi. Sultan da Karaca Bey’e menşur vererek bölgeye kendi adına sahiplenmesini ve korumasını resmiyete bağlıdı. Böylece 1337 yılında Elbistan Merkez olmak üzere bölgede 185 yıl hüküm sürecek olan Dulkadir Beyliği’nin temeli atılmış oldu.
Karaca Bey, Beyliği’ni genişletmek istiyordu. Bir fırsatını bularak, Eretnaoğulları’nın elinde bulunan Darende’yi 1338 Ağustos’unda aldı.
Gittikçe büyüyen ve kuvvetlenen Dulkadir Beyliği, bağlı olduğu Memluklar’a baş kaldırıp, bağımsızlık peşinde koşmaya başladı. Halep’e kadar akınlar yapan Karaca Bey’i altetmek isteyen Memluklar, Halep valileri Yelboğa komutasındaki ordularıyla iki kere saldırdılarsa da Karaca Bey galip gelmesini bildi. Buna rağmen, yıpranan Karaca Bey, toparlanmak maksadıyla olsa gerek, özür dileyip bağlılığını bildirince, o sırada Memluk Sultanı olan İsmail, biraz da mecburen, kabul etti ve menşuru tekrar tasdikledi.
1345 yılında yeniden Çukurova Ermenileri’nin üzerine saldıran Karaca Bey, Geben Kalesi’ni aldı. Ermeni Kralı III.Sostantin, Geben’i geri almak için sefere girişti ise de Dulkadirli kuvvetlerine mağlup olmaktan kurtulamadı.
Karaca Bey, sürekli Halep ve Şam’a akınlar yaparak Memluklar’ı yıprattı ve bağımsızlık peşinde koştu; ama, durumu yine kritikleşince, sultana bağlılığını bildirmek zorunda kaldı.
Sık sık baş kaldıran Karaca Bey’i ortadan kaldırmanın zamanı geldiğine karar veren Memluklar, Beylik’in hakimiyet menşurunu Üçok Türkmenleri’nin Reisi Ramazan Bey’e verip, Halep valisi Argunşah komutasındaki on bin kişilik atlı ve piyade güçle Elbistan’a saldırdılar. Memluk ordusu şehri baştan başa tahrip ve yağma ederek ateşe verdi. Başedemeyeceğini anlayan Karaca Bey, Düldül dağına çekildi. Takip eden Memluk ordusu ile yapılan muharebede, zayiat verdi ve iki oğlu esir düştü. Kendisi, kuvvetlerinin bir kısmı ile kaçmaya muvaffak oldu ise de esir edilen Dulkadirliler’in bütün kadın ve çocukları götürülüp, Suriye ve Mısır’da satıldı.
Kayseri’ye doğru kaçan Karaca Bey, Eretna ülkesine girince, Moğol asıllı Kutluşah tarafından yakalandı ve Kayseri’ye götürüldü. Eretna Beyi Mehmet, O’na önce saygıda kusur etmedi; ama, 22 eylül 1335’te Halep’e göndermekten de geri kalmadı. Sultan’ın emri ile Alaaddin Tayboğa tarafından Kahire’ye getirildi ve kalede hapsedildi. 48 gün hapis yattıktan sonra, 11 Aralık 1353’te Kahire Kalesi’nin eteğine götürülüp işkence ile idam edildi. Cesedi üç gün Züveyle (Bab-ı Züveyle) Kapısı’nda teşhir edildi.

2.Garsüddin Halil Bey
Karaca Bey’in katlinden sonra Dulkadirli Beyliği’nin başına oğlu Halil Bey geçti.
Memluklar da, Dulkadirliler’in elindeki toprakların hakimiyetini 10 Haziran 1354’te Ramazanoğlu’na verdi. Fakat, bu Üçokların reisi, Bozok Türkmenleri’ne hakim olamadı. Yönetimi yeniden ele geçirmek isteyen Dulkadirliler, Ramazanoğulları’nı yenerek Çukurova’ya doğru sürdü. Bunun üzerine Memluklar, Bölgeye hakim olmak ve sükuneti sağlamak amacıyla Halil Bey’i Dulkadirli Beyi olarak tanımak zorunda kaldı, 1355.
Halil Bey, babasını Memluklar’a teslim eden Eretnaoğlu Mehmet Bey’den intikam almak için akınlara başladı. Ülkesini Zamantı’ya kadar genişletti. 1354’te Harput’u Eretne’lilerden aldı ve Malatya’yı almak için seferlere başladı.
Böylece Memluklar’la arası açılan Halil Bey, onlarla da mücadeleye başladı. Yaptığı birçok savaşı kazanarak Sultan’ı iyice kızdırdı. Sultan, Halep valisi Timurbay komutasında büyük bir ordu gönderdi; fakat, Halil Bey, Ramazanoğulları’nın da desteği ile bu orduyu Ayas (Yumurtalık)’ta büyük bir yenilgiye uğratıp tamamen imha etti; 1379.
Güçlenen Dulkadirliler Halep’e kadar tehditlerini sürdürüp, yine Memluklar’ı huzursuz ediyordu. Memluklar da artık Halil Bey’i ortadan kaldırmak için 1379 Sonbaharında Şam valisi Baydamir Harezmi’yi görevlendirdi. Seferberlik ilan edilip çevredeki bütün vali ve kumandanları birlikte harekete dahil ettiler. Hazırlanan çok güçlü bir orduyla Dulkadirliler’e saldırdılar... Bu güçlü orduyu Maraş önlerinde karşılayan Halil Bey, büyük bir zafer kazandı. Memluk vali ve kumandanları sağ kalabilen askerleriyle darmadağın Halep’e doğru kaçtılar.
Bu zaferden sonra Halil Bey, Memluk topraklarına yaptığı akınları sıklaştırıp, Amik ovasını aştı ve Halep’e dayandı. Memluk Sultanı Berkuk, bütün Suriye bölgesi valilerine emir göndererek Dulkadirliler’e karşı yeni bir sefer için hazırlanmalarını istedi. Sonunda, Şam valisi Timur Merdanî, Halep valisi İnal Yusufî, Hama valisi Taştimur Kasımî, Safat valisi Taştimur Alayî, Trablus valisi Gümüşboğa Yelboğavî birliklerini Halep’te topladılar. Bazı, Türk, Arab, Kürt beyleri de birlikleri ile onlara katıldı. Bu ek birliklerin de komutanı Bozdoğanoğlu Ziyaü’l-Mülk idi.
Bu ordu 3 Temmuz 1381’de Maraş’a ulaştı. Hali Bey’in kardeşi Sevli (Şaban Süli) Bey, bir kuvvetle saldırdı ise de yenemeyip çekildi. İki gün sonra Memluklar Dulkadir ordusunu bozguna uğratıp Maraş’ı ele geçirdi. Oradan Elbistan’a yürüdü. Selvi Bey, yine karşı koymak istediyse de başedemeyip kaçmak zorunda kaldı. Harput’taki kardeşi Halil Bey’in yanına, elinde kalan birliğiyle ulaştı.
Halil Bey, Malatya’ya akınlar yapmakla meşguldü. Elbistan’da bir ay kalan Memluk ordusu, Malatya’ya yönelip asıl amaçları olan Halil Bey’i ve ordusunu imha etmek istedilerse de Fırat nehrini geçmeleri mümkün olmadı ve Halep’e dönmek zorunda kaldılar.
Durumu kritik gören Halil Bey ile kardeşi Sevli Bey, - geçici de olsa- mektup göndererek Sultana itaatlerini sunmak durumunda kaldılar.
Dulkadirliler, bu savaşla iki büyük şehirlerini, Elbistan’la Maraş’ı kaybetmişlerdi. Memluklar, Elbistan’a Alaaddin Altınboğa adında bir vali tayin etmişlerdi; fakat, bu vali 1382 yılında Memluklar’daki bir karışıklığı fırsat bilip isyan etmiş, mücadelesinde başarıya ulaşamayıp Kadı Burhaneddin’e sığınmak zorunda kalmıştı. Memluklar da Elbistan’a Şeyh Ali Kazvini’yi vali olarak tayin ettiler.
Bu sırada Eretnaoğulları hanedanına son verip güçlü bir krallık kuran Kadı Burhaneddin, Dulkadirliler’le dostluk ve akrabalık kurmuştu. Bunu fırsat bilen Halil Bey, Ramazanoğulları’nın da desteğini alıp Memluklar’a saldırdı ve 1384 yılında Elbistan ve Maraş’ı yeniden aldı. Durumdan haberdar olan Halep valisi Yelboğa Nasırî hemen kuvvetli bir orduyla Maraş’a geldi ve tekrar aldı. Sonra da Elbistan’a yöneldi. 6 Temmuz 1384’te Dulkadirliler’i bu sefer bozguna uğratıp şehri tekrar aldı ve Elbistan’a Timurboğa Hasan komutasında yeni bir kuvvet yerleştirdiler.
Halil Bey’in mağlubiyetleri kardeşleri ile arasının açılmasına sebep oldu. Nitekim, Sevli, İbrahim, Osman ve İsa adlı kardeşleri ayrılıp Sultan Berkuk’a sığındılar ve itaatlerini arzettiler.
Bu aile sürtüşmesini fırsat bilen Berkuk, Halil Bey’den kurtulmak için zamanın geldiğine inandı ve bir suikast düzenlemeleri için Yağmur oğlu Sarimüddin İbrahim adında bir fedaiyi görevlendirdi.
Antep ile Maraş arasındaki yaylalarda olan Halil Bey’e 1386 yılı Nisan ayında kavuşan fedai, görüşme dileyip çadırından uzaklaştırdı ve hazırladığı pusuya düşürüp arkadaşları ile birlikte kılıç darbeleriyle delik deşik ederek öldürdü ve başını kestiği gibi Kahire’ye götürdü.
Türbesi Zamantı Kalesi eteklerinde Melik Gazi türbesi yakınlarındadır... Halil Bey öldürüldüğünde 60 yaşlarındaydı. Cesareti, kuvvetli şahsiyeti, kibarlığı ve âlicenaplığı ile tanınıp tebaasında çok seviliyordu.

3.Sevli (Şaban Süli) Bey
Halil Bey’in öldürülmesinden sonra Beyliğin başına kardeşi Sevli Bey geçti. Elbistan’ı tamamen kendisine bağlamak isteyen ve Sevli Bey’i bir engel gören Memluk Sultanı Berkuk, kendisine sığınan kardeşlerini tutuklattırdıktan sonra, Hama ve Humus kuvvetlerini Sevli Bey’in üstüne gönderdi. Sevli Bey bu orduyu Göksun’da karşılayıp hezimete uğrattı.
Daha sonraki birkaç denemelerinde de Sevli Bey’i altedemeyen Berkuk, ülkesinin kuzey kesiminin selameti için, Sevli Bey’in beylik menşuru (berat)nu tasdik etmek zorunda kaldı. Fakat, Halil Bey’in oğlu Nasreddin Mehmet ile, diğer kardeşinin oğlu Davud (Memluk ordusunda Emirü’l-aşere-onlar emiri- yapılmıştı) Sevli Bey’e muhalefet etmekten, Sultan Berkuk ta bunları desteklemekten geri kalmıyordu. Nitekim, 1388’de Nasreddin Mehmed, Berkuk’un ve Sis (Kozan) valisinin desteği ile bir ordu hazırladı. Malatya valisi Mintaş ile kuvvetlerini birleştiren Sevli Bey, yeğeninin karşısına çıktıysa da yenilmekten kurtulamadı. Develi’ye kaçmak zorunda kaldı. Hırslanan Sevli Bey, çeşitli ittifaklar kurmakta gecikmedi; isyan eden Yelboğa, Mintaş ve Dulkadirli Türkmenlerinin de yardımı ile Sultan Berkuk’u iktidardan düşürmeye muvaffak oldu. Bu mücadelede daha sonra Dulkadirli Bey’i olacak olan Nasreddin Mehmed, Berkuk’a sadık kalmıştı. Memluklar’ın başına Kalavun soyundan Hacı’yı ikinci defa oturttular. Fakat, hapisten kurtulan Berkuk, çeşitli mücadelelerle 1390’da tahtı yeniden ele geçirmiş ve Mısır’daki Türk Memlukları’na son vermişti.
Sevli Bey Berkuk ile mücadelesine devam etti. Mintaş’la Antep’i kuşattı, işgal etti; fakat, kalesini alamadı. Halka çok zulmetti ve Elbistan’a geldi. Bundan sonra, Sevli Bey’le Mintaş’ın arasını açmak isteyen Berkuk, Sevli Bey’e yeniden dostluk elini uzatıp O’nun Dulkadir beyliğini tanıdığını bildirdi, Ocak 1391.
1395’te Sevli Bey, Anadolu Beyleri’nin çoğuna el altından haberler göndererek, Amik Kalesi’ni kuşatmış olan Timurtaş’a itaat etmelerini istedi. Öte yandan da tüm Suriye’nin fethine hazırlanıyordu. Onun bu cüretkâr teşebbüsü Sultan Berkuk’u çok kızdırdı. Halep valisi Çolpan kumandasında kuvvetli bir ordu göndererek Sevli Bey’in hakkında gelmelerini istedi. Bu ordu, Dulkadir kuvvetlerini öyle bir yenilgiye uğrattı ki, Sevli Bey esir düşmekten zor kurtuldu...
Bu olaydan sonra Sevli Bey, Memluklar’la uğraşmaya cesaret edemedi. Yönünü Kadı Burhaneddin ülkesine çevirip, ülkesini o tarafa doğru genişletmeye çalıştı. Bu da Berkuk’u memnun etmiyordu tabii.
1398 Mayısında, Berkuk’un emriyle, Sevli Bey’in oğlu Sadaka Bey’in maliyetinden Ali Han adlı bir fedai, Maraş civarında yaylaya çıkmış olan Sevli Bey’i, gece çadırında hanımı ile uyurken hançerleyip öldürdü... Ali Han, Berkuk tarafından hediyelere boğuldu. Antakya’da Emirü’l-Aşere (onlar emiri) görevine tayin edildi.
Arap tarihçileri tarafından “Heykellü’t-Türkmen” diye adlandırılan Sevli Bey, büyük bir cesaret ve şöhret sahibi idi. Halkına şefkatli, yardımsever, düşmanlarına karşı sert ve merhametsizdi. İçkiyi fazla sevdiği tarihçilerce belirtilmiş olup, Makrizî, Sevli Bey’i sarhoşken Ali Han’ın kölesi Ali Kassir tarafından hançerleyip öldürdüğünü yazmıştır.

4.Sadaka Bey
Sevli Bey’in öldürülmesinden sonra Bey olan oğlu Sadaka Bey, beylik manşurunu almak için Kahire’ye gitti. Elbistan’a dönünce, amcası Halil Bey’in oğlu Nasreddin Mehmed ile amansız bir iktidar mücadelesine başladı. İki taraf da büyük zayiatlar veriyordu...
Bölgenin önemi dolayısıyle, Osmanlılar, Memluklar ve Akkoyunlu’lar, burada söz sahibi olmak için rekabet edip duruyorlardı.
Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid, bu iki beyin mücadelesini fırsat bilip, söz sahibi olmanın sırası geldiğine inanarak Elbistan’a yürüdü ve 2 Ağustos 1399’da gelerek, Sadaka Bey’i Elbistan’dan sürüp Nasreddin Mehmed Bey’i Dulkadirliler’in başına geçirdi.
Yıldırım’ın bu müdahalesi, Osmanlılar’la Memluklar’ın aralarının açılmasına başlangıç olmuştur. Bu tarihten itibaren bu iki güçlü devlet, aralarında tampon devlet olan Dulkadir Beyliği’ni birbirlerine karşı himaye etmek suretiyle, burada etkili olmaya çalışmışlardır.
Sadaka Bey’in bu beyliği bir yıl kadar sürmüştür.

5.Nasreddin Mehmet Bey
Nasreddin Mehmed Bey, Bey olduktan hemen sonra, Timur’a karşı düşmanca tavırlar beslemeye başladı ve O’nun 1400 yılında Sivas’ı kuşatan ordusunu zayıflatmak amacıyla otlayan atlarını çaldırdı. Bunu cezasız bırakmak istemeyen Timur, Sivas’ı aldıktan sonra kuvvetlerini Elbistan’a sevketti. Dulkadir Türkmenleri dağlara çekildiği için çatışma mümkün olmadı, fakat şehri yağmalayıp, talan ve harap ettiler. Buna rağmen Dulkadirliler fırsat buldukça Timur’un güçlerine vurup kaçıyorlardı. İyice kızan Timur, bir kısım kuvvetlerini yeniden göndererek, Dulkadirli göçerleri dağıttırmış ve 200.000 tane koyunlarına el koymuştu, 1401.
Mehmet Bey, 1409 yılı başlarında Darende’yi tekrar ele geçirirken kardeşi Alaaddin Ali de Antep’i almış fakat çok sürmeden Memluklar’a yeniden kaptırmıştı.
Berkuk’tan sonra Memluk Sultanı olan Ferec, kendisine isyan eden Şam valisi Şeyh Nevruz ve Emir Yeşbek’i cezalandırmak amacıyla üzerlerine yürüdü. Vali ve yandaşları Dulkadirliler’e sığınmak istedilerse de yüz bulamayıp Kayseri taraflarına kaçtılar.
Dulkadirliler bu ara Sultan’la aralarını açmak istemiyordu.
Sultan Ferec, kuvvetlerini Elbistan’da topladı ve elli gün kadar düşmanlarını burada bekledi. Ümidini kesin Ferec döner dönmez, Şeyh Nevruz iki yüz kadar atlı ile Dulkadir ülkesine girdi ise de Nasreddin Mehmet Bey ile kardeşi Alaaddin Ali derhal karşı koyarak onları bozguna uğrattı ve kaçırdı.
Çok sürmeden Şeyh affedilip Halep valiliğine tayin edildi. Bağımsızlık hırsını zaptedemeyen Şeyh tekrar isyan edip, Nasreddin Mehmet Bey’e Antep’i teklif ederek mücadelesinde kendi safında yer almasını istedi. Hatta, daha sonra Memluk Sultanı ve N.Mehmed Bey’in damadı olacak olan Çakmak da Emir Yeşbek de N.Mehmed Bey’i ikna edemedi. Kardeşi Alaaddin Ali de bu yollu ısrarkâr olunca, inat eden Mehmed Bey’e kızarak ülkesini terkeetti ve Osmanlılar’a intisab etmek üzere ayrıldı. Daha sonraki baskılara dayanamayan N.Mehmet Bey, kabul ederek Antep’e gitti ve şehrin hakimiyetini 1411’de aldı.
Sultan Ferec, bu isyanı bastırmak üzere harekete geçti ise de kendi kumandanları tarafından bile terkedildiğini görerek, güçsüz kaldığını anlayıp ümitsizliğine kapılmasına rağmen hareketinden vazgeçmedi; 1412’de Şam surları önünde savaşırken maktul düştü. Ertesi yıl, Ferec’in yerine Sultan olan Müstain’i halleden Şeyh kendini Sultan ilan etti ise de, yakın arkadaşlarının ve yardımcılarının bile muhalefeti ile karşılaştı.
Nasreddin Mehmed Bey ise, Osmanlılar’la münasebetini geliştirmeye çalışıyordu. Yıldırım’ın ölümünden sonra, oğulları arasında amansız bir taht kavgası başlamıştı. N.Mehmed Bey, Çelebi I.Mehmed Bey’i destekliyordu. Yardım için kuvvetleriyle birlikte gitmişti. Çelebi Mehmed’in kardeşi İsa’yı Gerede’de üçüncü kez yenerek desteğine devam etti. Dinlenmek üzere Tokat’a gelen geleceğin Osmanlı padişahı, teşekkür ve tebrik için N.Mehmed Bey’e derhal bir elçilik heyeti gönderdi. Daha sonra da Çelebi Mehmed, N.Mehmed Bey’in kızı Emine Hatun ile evlenerek bu dostluğu pekiştirmiştir, 1403. Emine Hatun, II. Murad’ın annesi, dolayısıyla Fatih Sultan Mehmet’in de babaannesidir.
Çelebi Mehmed, 1412’de kardeşi Musa’ya yenilince kayınpederi N.Mehmed Bey’den yardım istedi. N.Mehmed Bey de oğlu Süleyman Bey’le bir kuvvet gönderdi. Süleyman Bey, Ankara Ovası’nda kurulan ordugâha varınca Çelebi Mehmed’in veziri tarafından törenle karşılandı. Akşam ziyafette ise Süleyman Bey’e işlemeli bir kemerle kendi elbiselerinden birisini ve altun kakılmış eyerli bir at hediye etti.
Dulkadir kuvvetlerini de ordusuna katan Çelebi Mehmed, kardeşi Musa ile savaşmak üzere Rumeli’ye geçti.
Bu Osmanlı-Dulkadirli yakınlaşması Memluk Sultanı Şeyh’i endişelendirdi. Yeniden itaat ettirmek için bur kuvvetle 1414’te Elbistan’a geldi. Gözdağı verdikten sonra, Antep, Darende ve Malatya’yı alarak Mısır’a döndü. Bu sırada Malatya Köpekoğulları’nın elinde bulunuyordu.
N.Mehmed Bey, Ramazanoğulları’ndan Tarsus’u, Memluklar’dan da Darende ve Besni’yi aldı.
Bunun üzerine Sultan Şeyp, derhal büyük bir ordu ile hareket etti. Yolda Mehmed Bey’in kardeşi Alaaddin Ali de af dileyip O’na katıldı. Şeyh, Malatya ve Tarsus istikametine yürürken, oğlu İbrahim de Elbistan’a geldi. N.Mehmed Bey, düşmanın çokluğundan ürküp kaçtı. İbrahim Elbistan’ı işgal edip Mehmed Bey’i takip için Kayseri istikametine yöneldi. Sarız’da yapılan çatışmada Dulkadirliler’in bir kısım askeri esir düşerken N.Mehmed Bey kaçmaya muvaffak oldu; 2 Haziran 1417. İbrahim Bey, ganimet olarak aldığı 700 deve ve 200 atla Elbistan’da ordugâh kuran babası Sultan Şeyh’in yanına döndü.
Nasreddin Mehmed Bey, çaresiz, Darende’yi teklif ederek itaatinin kabulünü diledi ise de Şeyh reddedip Elbistan ve Maraş’ın idaresini, kendisine bağlılık gösteren Mehmed Bey’in kardeşi Alaaddin Ali’ye verdiğini bildirdi. Arkasından da Besni ve Harput (Elazığ)’u aldı.
Şeyh dönünce, N.Mehmed Bey, Elbistan ve Maraş’ı kardeşi Alaaddin Ali’den geri aldı. Savaş sırasında Halep’e kaçan kardeşine, kısa zaman sonra, düşmanlığını dostluğa çevirmek amacıyla haber göndererek barıştı ve Maraş’ın valiliğini verdi.
Çaresiz, Sultan Şeyh, N.Mehmed Bey’i yeniden Dulkadir Beyi olarak tanımak zorunda kaldı.
1419’da Memluklar’ın desteği ile N.Mehmed Bey, Karamanoğulları’ndan Kayseri’yi aldı. Böylece iki beylik arasında düşmanlık başladı. Nitekim 1419 Ağustosunda Kayseri’yi kurtarmak isteyen Karamanoğlu Mehmed Bey’in ordusu N.Mehmed Bey’in ordusu ile savaştıysa da Karamanoğlu esir düşmekten kurtulamadı.
Ertesi yıl Sultan Şeyh ölünce saltanat naibliğini Tatar eline geçirdi.
Karışıklıktan faydalanan Dulkadirliler Malatya’yı yeniden ele geçirdiler. Alaaddin Ali de Kahire’ye gidip bağlılıklarını bildirince, O’nun idaresindeki Maraş’a Antep ve Darende de katılarak bağlılıklarına mukabele edildi. Ağustos 1421.
Fakat, Baybars Memluk tahtına çıkar çıkmaz son iki şehri tekrar aldı ve N.Mehmed Bey’in idaresine bıraktı. Bunun üzerine Baybars’a yaklaşmak isteyen Alaaddin Ali, fazla yüz bulamayınca, Halep civarında yağma hareketlerine girişti. Halep valisi Çarkutlu O’nu Antep’te yakalayıp Halep’e götürdü ve hapsetti. N.Mehmed Bey’in müdahalesine rağmen, affedilmeyip 2 ay sonra başı kesilmek suretiyle idam edildi.
N.Mehmed Bey, Kayseri’nin idaresini oğlu Hasan Bey’e vermişti. Hasan Bey, Karamanoğulları’na sık sık akınlar yaparak Develi, Ortaköy, Ürgüp şehirlerini aldı. Tokat yöresini tahrip ve talan eden Kızılkoca Türkmenleri ile birleşerek Orta Anadolu’da soygun ve vurgunlara başladı. Tarihte bu yönleri ile meşhur olan Kızılkoca Türkmenleri, Osmanlı Devleti tarafından görevlendirilen Yörgüç Paşa’nın köklerini kazımasıyla ortadan kalktılar.
Karamanoğlu İbrahim Bey, Ramazanoğulları’nın ve bütün Varsak Türkmenleri’nin etrafında birleşmesini sağlayarak Kayseri’yi geri almak için hücuma geçti. N.Mehmed Bey karşı çıktı ise de 1435’te büyük bir yenilgiye uğradı. Karamanlılar da Memluklar adına Kayseri, Develi, Ürgüp, Karacahisar ve Uçhisar’ı Dulkadirliler’den geri aldılar.
Bu tarihten sonra, Dulkadirliler’le Memluklar ve Karamanoğulları arasında savaşlar sürüp gitti. Öyle ki, 1436’da N.Mehmed Bey Osmanlılara sığınmak zorunda kaldı. Oğlu Süleyman’ı o sırada Gelibolu’nda bulunan Osmanlı Padişahı II.Murad’ın yanına göndererek yardım istedi. II. Murad isteği olumlu karşılayıp gerekli silah ve techizatı verdikten sonra, Tokat valisine emir göndererek Dulkadirliler’e iltihakını istedi... Süleyman Bey, yanında Kadı Burhaneddin’in oğlu, dayısı Ali Zeynel Abidin olduğu halde gelip Kayseri’yi kuşattı.
Ramazanoğlu İbrahim Bey, Sultan Baybars’a haber saldı. O da bütün Suriye kuvvetlerini seferber etti. Fakat, II. Murad, tesis edilen nüfuzu artırmak ve dostluk, akrabalık bağlarını pekiştirmek amacıyla, bizzat sefere çıkarak, Memluk kuvvetlerinin yetişmesine fırsat vermeden Kayseri’nin Dulkadirliler’in eline geçmesini sağladı. Bunun üzerine Maraş’a kadar gelen Memluk ordusu dönüş emri aldı, 1437.
Memluklar’la araları iyice açılan Dulkadirliler, Baybars’ın ölümü üzerine yerine Sultan olan oğlu Yusuf zamanında, yeniden barışmanın yolunu buldular.
Yusuf’tan sonra tahta çıkan Çakmak, Mehmed Bey’in kızı Nefise Hatun ile evlenmek istedi. Nefise Hatun Memluk emiri Cane Bey’in ölümü üzerine dul kalmıştı. N.Mehmed Bey, kızını bizzat Kahire’ye götürdü. 1440’ta muhteşem bir düğün yapıldı. Kızının çeyizine karşılık 30.000 dinar altın alan Mehmed Bey Elbistan’a döndü. Bu evlilik sayesinde Dulkadirliler 1429’da Akkoyunlular’a kaptırdıkları, 1439’da Memluklar’a geçen Harput’u geri aldılar.
Nasreddin Mehmed Bey, 46 yıl süren bir beylikten sonra, Ekim 1442’de seksen yaşın üzerinde vefat etti. Yerine oğlu Süleyman Bey geçti.

6.Süleyman Bey
Süleyman Bey, Beylik’in başına geçtiğinde bir hayli tecrübeliydi. Birçok savaşlara katılmış, Osmanlı Padişahı Çelebi I.Mehmed’e kardeşleri ile yaptığı taht mücadelesinde önemli katkılarda bulunmuş, II. Murad’ın desteği ile Kayseri’yi Karamanoğulları’ndan almıştı...
Dulkadirliler’in, Osmanlılar, Memluklar ve çevre Beyliklerle akrabalık kurarak dostluk imkanı sağlama çalışmaları Süleyman Bey zamanında da devam etmiştir.
Dulkadir Beyliği bölümünün girişinde de bahsedildiği gibi, Süleyman Bey’in kızlarından birisi Memluk Sultanı Çakmak ile evlenirken, Sitti Mükrime adlı kızı da Fatih Sultan Mehmed ile evlendi. Bu düğün iki ay sürdü. Yerli, yabancı kralların, beylerin, alim ve şairlerin, prens ve prenseslerin katıldığı dillere destan bir düğün olmuştur.
İki büyük imparatorluk ile kurulan yakınlık, Dulkadirliler’in düşmanları olan Akkoyunlular’a, Karakoyunlular’a ve Karamanoğulları’na karşı güçlü ittifaklar oluşmasını sağladı.
Rahatına, yiyip içmeye ve kadına çok düşkün olan Süleyman Bey, son zamanlarında aşırı derecede şişmanladığından ata dahi binemez hale gelmişti.
12 yıl süren beyliğinin ardından, geniş bir ülke, sayısız çocuk ve kadın bırakarak 1454 Ağustosunda öldü.

7.Melik Arslan Bey
Süleyman Bey’in ölümünden sonra yerine oğlu Melik Arslan Bey geçti.
Arslan Bey, Memluklar’ın bir gaile çıkarmasını önlemek amacıyla o sırada Sultan bulunan Aynal Acrud’a itaatini arzetti ve sembol olarak da babasının kılıcını gönderdi.
Bu sırada amcası Feyyaz Bey, Memluklar’da “Emirü’l-Tabl” görevindeydi ve (Beylik’in) kendisinin hakkı olduğunu iddia ediyordu. Fakat Sultan, onu reddedip Arslan Bey’i tanıdı.
Bu dönem, Akkoyunlular’ın, Uzun Hasan’ın hakimiyeti ile güçlerinin zirvesine erdiği bir dönemdi. Birçok Anadolu Bey’i Uzun Hasan’a bağlılığını ve hizmetini sunuyordu. Hatta, Diyarbakır’da Karacadağ civarında yurt edinen Dulkadiroğulları’ndan Kara Bey, Bayat Boyu beylerinden Abdi ve Hüseyin Beyler ile Uzun Hasan’a hizmet sunanlar arasındaydı.
Melik Arslan Bey’in 11 yıllık beyliğinin 10 yılı sulh ve sükun içinde geçti.
Karamanoğlu İbrahim Bey’in ölümünü fırsat bilip, fetih hareketlerine girişen Arslan Bey, onların Uzun Hasan’ı yardıma çağırmasıyla başarısız oldu. Hatta Uzun Hasan Elbistan’a kadar gelerek şehir ve ülkede bir hayli yağma ve tahribat yaptı; 1464.
1465’te Uzun Hasan Dulkadirliler’den Harput’u almak üzere şehri kuşattı. Melik Arslan Bey 30.000 kişilik kuvvetle yetişip karşı koymak istediyse de muvaffak olamadan Elbistan’a döndü. Arslan Bey’i takip eden Uzun Hasan da ikinci kez Elbistan’a geldi. Arslan Bey’in buradan da kaçtığını anlayınca, başkent olan Elbistan’ı yağma ve işgal etti. Bunun üzerine Arslan Bey anlaşma teklif etti. Pazarlık sonunda iki taraf da esirleri bıraktı, Harput akkoyunlular’a bırakıldı; Uzun Hasan da Arslan Bey’e 4000 Eşrafî altını verdi, Eylül 1465. Buna rağmen, bir müddet sonra, Memluklar’la arasının açılmasını istemeyen Uzun Hasan, Harput’un anahtarını, annesiyle, o sırada Sultan bulunan Hoşkadem’e gönderdi.
Hoşkadem, Arslan Bey’in Memluklar’dan uzaklaşıp Osmanlılar’la yakınlaşmasını doğru bulmuyordu. Birkaç kere ikaz etti ise de Arslan Bey aldırmadı. Bunun üzerine Hoşkadem, yanını sığınan Şabudat Bey’i kardeşi Arslan Bey’in yerine Bey etmeye ve böylece bu beylik üzerindeki nüfusunu sürdürmeye karar verip, bir fedai gönderdi. Bu fedai de Elbistan Ulu Camii’nde namaz kılarken Melik Arslan Bey’i bıçaklayarak şehid etti; Ekim 1465.

8.Şahbudak Bey
-Birinci beylik yılları-
Melik Arslan Bey’in öldürülmesinden sonra, Memluk Sultanından “Beylik Meşruru”nu alan kardeşi Şahbudak Bey, Elbistan’a gelerek Beyliğin başına geçti.
Bunun üzerine Elbistan’ın ileri gelenleri Fatih Sultan Mehmed’e başvurarak, daha önce yanına sığınan ve çok yararlılıklar gösteren –Melik Arslan’ın diğer kardeşi- Şehsuvar’ın başlarına bey olmasını sağlamasını istediler. O sırada Şehsuvar Bey, Trakya’da Çirmen Sancak Beyi olarak Osmanlılara hizmetini sürdürüyordu. Fatih’in çok sevdiği ve takdir ettiği insanlardan biriydi.
Fatih ise, zaten Anadolu’da nüfuzunu artırmak istiyor ve birlik peşinde mücadele ediyordu. Derhal, Şehsuvar Bey’i bir kuvvetle, Şahbudak’a karşı gönderdi. Her ikisi de kayınbiraderi idi ama, Şuhbudak’ın Memluklar’dan yana tavır koyması ve Şehsuvar Bey’e güvenmesi, Dulkadiroğulları’nın da bunu istemesi, tercihine yön veriyordu. Bir fermanla, aynı zamanda Bozok (Yozgat) ve artuk-Abad (Artova)’a vali tayin etti. Ayrıca fermanında, Şehsuvar Bey’in Dulkadirli ülkesine hükmedeceğini de belirtiyordu.
Şehsuvar Bey, elindeki kuvvetle Şanbudak’ın üzerine yürüdü ve O’nun Memluklar’dan istediği yardımcı kuvvet yetişmeden Zamantı önlerinde büyük bir yenilgiye uğrattı, Nisan 1466. Şahbudak’ın bu ilk beyliği iki yıl kadar kürmüştür.

9.Şehsuvar Bey
Şehsuvar Bey’in Osmanlı yanlısı olması, Memluk Sultanı Hoşkadem’i huzursuz ediyordu. Hoşkadem, bir yandan Şehsuvar’ın amcası Rüstem Bey’i Dulkadirli Beyi yapmak için destekliyor, bir yandan da Şehsuvar’ı altetmenin yollarını arıyordu.
Şehsuvar Bey, Fatih’e bir mektup yazarak, Hoşkadem’in Dulkadirli Ülkesiyle Karamanoğulları’nın sınırında bir düzeltme yapma arzusunda olduğunu, bunun bir bahane teşkil edebileceğini bildirdi. Fatih, Hoşkadem’in niyetini sezerek, Şehsuvar Bey’e yazdığı cevabında, eğer savaş çıkarsa, girişmeden önce kendisine haber vermesini istedi. Hoşkadem’e de ayrıca mektup yazarak Şehsuvar Bey’le iyi geçinmesini rica etti. Hoşkadem razı olmayıp, Rüstem Bey’i Şehsuvar Bey’in üzerine gönderdi. Fakat Rüstem Bey başarısız olup davasını terketti. Öte yandan Memluklar’ın bu tutumuna çok kızan Şehsuvar Bey, onlardan Birecik, Besni, Gerger ve Rumkale şehirlerini aldı. Celallenen Hoşkadem, Suriye valilerine emir göndererek derhal Şehsuvar’ın üzerine yürümelerini ve Şahbudak’ı Dulkadirli Beyi etmelerini istedi. Durumdan Fatih’i haberdar eden Şehsuvar Bey savaş için hazırlandı. 1467 Eylülünde Şahbudak’ın kılavuzluk ettiği Memluk ordusu Dulkadirli ülkesine giriş ‘Göksun yakınlarındaki’ Turna dağı eteklerine ulaşınca, pusu kuran Şehsuvar Bey, birden saldırıya geçerek Memluklar’ı öyle bir hezimete uğrattı ki beyleri, kumandanları bile ya asir ya da telef oldular. 4 Ekim 1467. Şahbudak canını zor kurtararak kaçtı.
Memluklar, 1468’de yeniden hücuma geçtilerse de Şehsuvar Bey’in ustaca planlarla yönettiği ordusu karşısında perişan olup dağılmaktan kurtulamadılar.
Bu başarılarından cesaret bulan Şehsuvar Bey, saldırıya geçip bir yandan Halep yakınlarına kadar baskınlar yaparken, diğer yandan da Memluklar’a yardım eden Ramazanoğulları üzerine yürüdü ve Feke’yi alıp Kozan kalesini kuşattı, bir müddet sonra da almasını bildi.
Fatih ise, Uzun Hasan ile arasının açık olduğu bu sırada, Şehsuvar Bey’in Memluklar’la iyi geçinmesini istiyordu.
Şehsuvar Bey başarılarından dolayı biraz şımarmıştı... Yeni Memluk Sultanı Kayıtbay’ın Dulkadirliler’e sefer hazırlıkları yapmasına rağmen, kendisinin de Osmanlı Sultanı gibi bir hükümdar olduğunu ileri sürüp, Fatih’in kendisine vermiş olduğu Osmanlı Bayrağı’nı yırtarak isyan etti. Kendi adına hutbe okutup para bastırdı. Bu, artık bir devlet olduğunun ve kendisinin de bağımsız bir hükümdar olduğunun bir göstergesiydi. “Melikü’l-Muzaffer” imzasıyla mektuplar yazıp, çeşitli Türkmen halkını (Suriye halkını bile) kendisine itaate davet etti.
Sultan Kayıtbay, Şehsuvar Bey’in saldırılarından bıkıp O’nu ortadan kaldırmak amacıyla yeni bir kuvvet hazırlattı ve Emir Özbek (Özbey)’in komutasında, yine Şahbudak’ın kılavuzluğu ve desteğinde yola çıkardı. Maraş’ın güneyinde yapılan ilk karşılaşmada Dulkadirliler yenildi; bu orduya Şehsuvar Bey’in kardeşi Moğolbay kumanda ediyordu ki, o bile maktul düştü. Bunu üzerine Şehsuvar Bey, Kars-ı Zü’lkadriye (Kadirli)’ye çekildi. Uzun zaman bekleşen iki ordudan Memluk ordusu erzak sıkıntısına düşünce, Şehsuvar Bey ani bir baskın yapıp onları bozguna uğrattı.
Buna rağmen Memluklar’la anlaşma isteyen Şehsuvar Bey, reddedilince, kızgınlıkla onların dostu Ramazanoğulları’nın üzerine bir daha yürüdü. 1470 Haziranında Ayas (Yumurtalık) Adana, Tarsus ve bu ara el değiştiren Kozan’ı aldı.
Şehsuvar’ın bu başarıları Memluklar’ı ürkütüp, O’nun Uzun Hasan’la birleşerek ülkelerini işgal etmesinden endişelendirmeye başlatmıştı. Sultan Kayıtbay, Emir Yeşbek’e olağanüstü yetki ve kuvvet vererek, yine Şahbudak’ın refakatinde gönderdi. Bu ordu Halep’e vardığında Memluklar’a sadık bir kısım Türkmen reisleri de kuvvetleriyle iltihak ettiler. Bunlar, Ramazanoğulları’ndan Ömer ve Davut Beyler, Köpekoğlu ailesinden Sakalsız oğlu Mahmud, Eslemezoğlu Muhammed, Bozca oğlu Halil ve İnal oğlu Hamza Beylerdi... Antep’i alan Memluk ordusu, Antep’in Sof Dağı eteklerinde Şehsuvar Bey’in karargahını bastı. 28 ölü veren Şehsuvar Bey çekilmek zorunda kaldı; barış girişimleri de sonuçsuz kaldı; Ağustos 1471.
Sultan Kayıtbay, Fatih’e elçi göndererek, artık Şehsuvar Bey’i korumamasını, Dulkadirli ülkesini aldıktan sonra Osmanlı’ya bırakacağını bildirdi. Zaten, Şehsuvar Bey’e kızgın olan Fatih, bu isteği uygun buldu. Kayıtbay da Fatih’in bu kararını Dulkadirliler’in yandaşları olan bir kısım Türkmen reislerine, elçilerle gönderdiği haberlerde bildirerek onların birçoğunun desteğini çekmelerini sağladı.
Emir Yeşbek kumandasındaki Memluk ordusu ile Şehsuvar Bey’in kuvvetleri Kadirli yakınlarındaki Savrun deresinin Ceyhan’a döküldüğü yerde karşılaştı. Çok yaman geçen karşılaşmalar sonunda, 320 ölü ve 100 kadar esir veren Şehsuvar Bey, 12 Kasım 1471 günü selameti kaçmakta buldu. Bu yenilgi Dulkadirliler’e çok ağıra mal oldu; Çukurova’daki bütün topraklarını kaybetti. Zayiat daha da büyüyebilirdi, fakat mevcut ilerlediği için kışı Halep’te geçirmek üzere, Memluk ordusu Emir Yeşbek’in emriyle dönmek zorunda kalınca, bu fırtına şimdilik atlatılmış oldu. Fakat, Yeşbek, ilkbaharın başında tekrar sefere çıktı. Bunu haber alan Şehsuvar Bey, Darende’yi vererek barışmak istediyse de reddedildi. Yeşbek, ilerleyerek Göksu’yu geçti. Gittikçe yalnız kalan Şehsuvar Bey, karşı koymaya cesaret edemeyip, daha önce hanım ve çocukları ile hazinesini gönderdiği Zamantı Kalesi’ne çekildi. Elbistan’ı, sonra da Hurman Kalesi’ni fetheden Emir Yeşbek Zamantı Kalesi yakınlarındaki Melik Gazi köyünde ordugâh kurdu ve kaleyi kuşattı. Kalede, Şehsuvar Bey’in 60 kadar sadık adamı ve 300 civarında kadın ve çocuktan başka kimse yoktu. Kuşatma gittikçe uzuyordu. Bu arada Şehzade II. Bayezid, Emir Yeşbek’e haber göndererek, ihtiyaç halinde iaşe gönderebileceğini bildirdi.
Çaresiz kalan Şehsuvar Bey, teslim olmak için Emir Yeşbek’i kaleye davet etti ise de, Yeşbek, kendisinin gelerek teslim olmasını istedi. Pazarlık devam ediyordu. Mancınık atışları ile kaledekiler iyice bunalmışlardı. Nihayet, Sultan Kayıtbay’ın akrabası Timraz’ın hayatını garanti etmesi üzerine kaleden inerek teslim oldu... Yeşbek’in emriyle Şam valisi Berkuk Şehsuvar Bey’e hilat giydirdi. Fakat hilatın altında boynuna geçecek şekilde bir tasma bulunuyordu. Böylece Şehsuvar Bey zincire vurulmuştu. Onu bu şekilde gören ve kendisiyle birlikte kaleden inen maiyeti derhal kılıçlarını çekerek Berkuk’u tehdit ettilerse de valinin muhafızları, üzerlerine atılarak hepsini kılıçtan geçirdiler, 4 Haziran 1472.
Elbistan’a gelip, Şahbudak’ı ikinci kez Dulkadirli tahtına oturtan Yeşbek, Şehsuvar Bey’i Kahire’ye götürdü.
Sultan Kayıtbay, zaferle dönen ordusunu büyük bir törenli karşıladı.
Buraya Devrin tarihçisi İbn İyas’ın Dulkadir Beyi Şehsuvar’ın Kahire’ye getirilişi hakkında görerek yazdıklarını almak yerinde olur:
“Başkent Sultanın talimatı gereğince muhteşem bir şekilde bayraklarla donatılmıştı. Şehir kaynıyordu, zira herkes Şehsuvar’ın geçişini görmek istiyordu. Geçit yolu üzerindeki evler dört eşrefî’ye (memluk parası) dükkanlar ise bir eşrefî’ye kiralandı. Esirler çıplak olduğundan haya etmelerine rağmen kızlar bile Şehsuvar’ı görmek istiyordu; bu Şehsuvar ki o kadar çocuğu öksüz bırakan ölüm ve yağmaların mesulü idi. Kumandan Yeşbek’in korteji 24 Ağustos 1472 tarihinde Kahire’ye girdi. Sadece Emir Timraz kenarda duruyordu; O, Şehsuvar’ın yakalanış şeklinden utanç duyuyordu. Şehsuvar’ın üzerinde siyah bir elbise, başında büyük bir sarık vardı. Boynunda zincirli bir halka takılı idi. Yanında onun zincirine tutunmuş olarak Melik Zahir Çakmak’ın eski Memluklarından Emirü’l aşere (onlar emiri) Tenem Dâd at üzerinde seyran ediyor, önünde ise hepsi 20 kadar olan beyaz giysili, başları sarıklı, her biri boğazlarındaki halkalardan zincirle muhafızlara bağlanmış kardeşleri, akrabaları ve adamları ilerliyordu. Bütün Kahire halkı Babü’n-Nasır’dan Babü’l-Maderrec’in merdivenlerine kadar yerleşmiş olan erkek ve katın şarkıcıları seyrederek eğlenmek için dükkanların önünde toplanmıştı. Davul ve zurnacılar dükkanların önlerine dizilmiş, çalgıları ta kaleden işitiliyordu. Böyle fevkalade bir olayı her zaman görmek mümkün olmadığından unutulmaz bir gün yaşandı. Şehsuvar Bey’in kardeşleri ve akrabaları da tamamen çıplak olarak develer üzerine bindirilmişti. Bu vaziyette Babü’z-Züveyle’ye (Züveyle Kapısına) kadar götürüldüler...”
Sultan Kayıtay, Şehsuvar Bey ve diğer esir aldığı kardeşlerini astırmak için Mısır’ın 4 kadısından fetva aldı ve Şehsuvar Bey’la kardeşlerinden Erdivane, Hüdadad ve Yahya Babü’z-Züveyl de asılarak idam edildiler. Diğer kardeşleri İsa, Yunus ve Selman ise asılmak üzere Babü’n-Nasır’a (Nasır Kapısı) götürüldüklerinde yakışıklı ve çok genç yaşta olduklarını gören halk, onlara acıyıp öldürülmelerine karşı çıkmaları üzerine idam sehpasından geri indirildiler...
Şehsuvar Bey, idam edildiğinde kırk yaşlarında bulunuyordu. Çok yakışıklı, orta boylu, gösterişli, oldukça gürbüz, yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, mavi gözlü ve siyah saç ve sakallı idi; 24 Ağustos 1472.

10.Şahbudak Bey
-İkinci beylik yılları-
Memluk Sultanı’nın emriyle Emir Yeşbek tarafından, Şehsuvar Bey Kahire’ye götürülürken Dulkadirliler’in başına oturtulan Şahbudak Bey’in ikinci saltanat yılları başlamış oldu. Ama rahat değildi; kardeşi Melik Arslan Bey’in oğlu Arslan Bey, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’a sığınmış ve çeşitli hizmetlerle O’nun gözüne girerek Beylik’te iddiasını ortaya koyup, desteğini almıştı...
Uzun Hasan bunu halletmek üzere harekete geçip bazı savaşlar yaptı ise de, Otlukbeli Savaşı’nda Fatih, Uzun Hasan’ı yenince, Şahbudak Bey için bu taraftan herhangi bir tehlike kalmamıştı. Sultan Kayıtbay’a ise her fırsatta bağlılığını ifade ediyordu zaten.
Bu sırada, Şahbudak’ın da katkıları ile, Şehsuvar Bey’in idam edilmiş olmasına içerleyen Alaüddevle, Aşık Bey, Mestan Bey gibi bir kısım Dulkadirli ileri gelenleri ülkelerini kahırla terkederek Amasya’ya gitmişler ve Şehzade Bayezid’e sığınmışlardı. Alaüddevle Bey, Şahbudak’tan sonra Dulkadirliler’e Bey olacaktır. Kızını (Ayşe Hatun) II.Bayezid’e vermiş, geleceğin Osmanlı padişahının desteğini kazanmıştı... Yavuz Sultan Selim’in dedesidir. Mestan Bey de Beylerbeyi olmuştur.
Bir arada Alaüddevle Bel, Osmanlılar’a karşı baskın hareketlerine de girişti ise de, hatasını anlayıp İstanbul’a kadar gitti ve Fatih’ten özür diledi. Bunun üzerine Fatih O’na Çirmen Sancak Beyliği’ni vermeyi düşünüyordu...
Fatih, Kayıtbay’a Şehsuvar’dan alınan Dulkadirli ülkesinin Osmanlı’ya bırakacağı hakkındaki sözünü hatırlattı. Kayıtbay, soğuk bir cevap verdi. Bunun üzerine, yanında bulunan Alaüddevle’yi tahta geçirmeye karar verdi. Tam bu sırada Memluklar Akkoyunlular’a yenilmiştir. Fırsatı değerlendiren Fatih, Alaüddevle’ye Kırşehir Sancak Beyliği ile Dulkadir Beyliği menşurunu tevcih etti.
Alaüddevle Fatih’ten aldığı yardımcı kuvvetle, kardeşi Şahbudak’ın üzerine yürüyüp çarpışmaya girdiyse de ilkinde yenilmekten kurtulamadı. Osmanlı kuvvetleri Kozan’a sığınmak zorunda kaldı. Kozan’ın Memluk valisi, hepsini öldürtüp başlarını Kahire’ye gönderdi.
Çileden çıkan Fatih, Alaüddevle’yi kuvvetli bir ordu ile Dulkadir ülkesine yeniden gönderdi; O da Şahbudak’ı yenip tahtı ele geçirdi.
Şahbudak Bey ise, kaçarak, yeniden Kahire’ye gitti ve Sultan Kayıtbay’a sığındı.

11.Alaüddevle (Bozkurt) Bey
3 Mayıs 1481’de Fatih’in ölümünden sonra, durumunu kritik gören Alaüddevle Bey, Sultan Kayıtbay’a, O’na kardeşi Şahbudak’tan daha çok bağlı kalacağını belirterek ikna etti. Buna rağmen Osmanlı Padişahı olan damadı II. Bayezid ile de iyi geçinmeye çalışıyordu. Bayezid’in, kardeşi Cem Sultan’la yaptığı taht savaşlarında yardımına koşmuş, Cem’in kaçarak Rodos Şövalyelerine sığınmasında rol oynamıştı.
Alaüddevle Bey, 1483 temmuzunda Memluklar’ın eline geçen Malatya’yı kuşattı. Sultan Kayıtbay da Suriye valilerine emir göndererek bir ordu hazırlatıp Alaüddevle Bey’e saldırttıysa da Elbistan’da 1484 Şubatında büyük bir yenilgiye uğradılar. Hırslanan Kayıtbay, bütün Mısır ordusunu sefere gönderdi. Alaüddevle Bey tehlikeyi sezip II. Bayezid’den yardım istedi; O da Yakup Paşa komutasında bir takviye kuvveti gönderdi. Memluk ordusu Maraş’ı tahrip edip Elbistan’a girdi. Yakup Paşa yetişince, Alaüddevle Bey, Elbistan’tan çıkmakta olan düşmanının önünü kesti. 23 eylül 1484’te Elbistan Ovası’nda yapılan çok kanlı muharebe, Dulkadirli-Osmanlı birliklerinin zaferi ile sonuçlandı.
1485’te Adana’da Memluklar’la Osmanlılar’ın savaşında, Alaüddevle Bey vaadinde durmayarak Osmanlılar’a yardıma gitmedi. Bunun sonucu olarak da bütün Çukurova Memluklar’ın eline geçti.
Alaüddevle’nin uyguladığı kaypakça siyaset, kendisini gittikçe yalnız bırakıyordu. Osmanlı’ya kayıtsız kalıyor, Memluklar’la barışmak istiyor; ya da Memluklar’la savaşıp Osmanlılar’dan yardım istiyordu. Gerektiğinde de üzerine düşen vefa borcunu ödememesi, O’nu iki tarafın da karşı safına itiyordu.
Bu sırada kardeşi Şahbudak Bey tutuklu bulunduğu Şam hapishanesinden kaçarak Osmanlı’ya sığındı. Kendisine Vize Sancak Beyliği verildi, 1487.
1488’de Çukurova için Osmanlılar’la Memluklar tekrar savaştılar. Bu savaştan önce de Alaüddevle’den Osmanlılar yardım istedi; fakat, yine bir kısım bahanelerle gitmedi. Yalnız kalan Osmanlı kuvvetleri yenilmekten kurtulamadı. Yenilen kumandan Hadım Ali Paşa, İstanbul’a Dulkadirli Beyinin “Daire-i itaatten uzaklaşmış olduğunu” arzetti... Buna kızan II. Bayezid, yanında bulunan Şahbudak’ı bir kuvvetle beyliği alması için gönderdi. Bazı bey ve valilere de emirler göndedrerek Şahbudak’a katılmalarını istedi. 1489 Martında Dulkadirli topraklarına giren Şahbudak, Kırşehir’de yeğeni (Alaüddevle’nin oğlu) Şahruh’u yakalatıp gözlerine mil çektirdi. Alaüddevle de 5 yıl önce Şahbudak’ın oğlu Şahkubad (Feyyaz)’ın gözlerine mil çektirmişti; böylece intikamını almış oldu.
Alaüddevle Bey, derhal Şahbudak’ın üzerine saldırdı ve ona gelebilecek yardımları engelleyerek yenmesini ve zayiat verdirterek, meydandan kaçırtmasını bildi.
Yine Kahire’ye gidip af dileyen Şahbudak, yüz bulamadı ve Yukarı Mısır’da bir bölgeye sürüldü; Kasım 1489.
Alaüddevle, Memluklar’ı kışkırtarak Emir Özbey komutasındaki bir ordu ile birlikte Osmanlılar’a geçen Kayseri’ye saldırdı. II. Bayezid, Hersek Ahmet Paşa’yı bir kuvvetle gönderdi. Bunun üzerine Alaüddevle, kuşatmayı kaldırıp çevre illeri yağmalayarak Elbistan’a döndü.
Daha sonra II. Bayezid’ten af dileyen Alaüddevle Bey, yeniden sulh ve barışa kavuştu. Hatta, II. Bayezid’in çeşitli savaşlarında, kuvvet göndererek yardımcı oldu.
Bu arada Sultan Kayıtbay ölmüş (1492), Akkoyunlular’ı yıkan Şah İsmail Safevî Devleti’ni kurmuştu; 1500. Dulkadirliler’e bağlı birçok Şii Türkmenler, Şah İsmail’in safına katılmaya başlamıştı...
Şah İsmail Alaüddevle Bey’in kızı Benli Hatun’u istedi. Alaüddevle O’nun Şiiliğini bahane ederek kızını vermedi. Üstelik, Şah İsmail’e taht mücadelesi veren Akkoyunlu Şehzadesi Murad’ı destekledi. Bir ara Akkoyunlu tahtına da çıkan Murad, Şah İsmail’e karşı koyamayıp kaçtı ve Alaüddevle’ye sığındı. Sultan Murad, Şah İsmail’in istediği Benli Hatun ile de evlendi.
Öte yandan Alaüddevle, ordusunu Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da fetihlere giriştirdi. Diyarbakır, Eğil, Selim, Savur, Silvan, Mardin, Urfa alınarak Dulkadirli ülkesine katıldı.
Alaüddevle Bey, son Akkoyunlu Şehzadesi Zeynel Mirza’ya da yardım ederek, bir kısım toprakları onun yönetimine bağlaması (mesela Diyarbakır), Şah İsmail’i çok içerletmiş, kinini bir kat daha artırmıştı.
(Fatih’in kızı Gevher Han Sultan ile Uzun Hasan’ın oğlu Uğurlu Mehmed evlenmiş ve bu iki düşman imparatorun torunu olarak Göde Ahmet ve kardeşleri doğmuştu. Göde Ahmed de II. Bayezid’in kızı Aynî Şah Sultan ile evlenince işte bu Zeynel Mirza Dünyaya gelmiştir. Zeynel Mirza, yakın akrabaları ile birlikte Elbistan’a yerleşmiş ve Elbistanlı Akkoyunlular’ın atasını teşkil etmiştir. Elbistan’daki Uğurlular soyu ile İbnü’l-Emin Mahmut Kemal ve son devir Osmanlı Sadrazamı Yusuf Kamil Paşa- Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın damadı olup hanımı Zeynep Hatun ile birlikte, İstanbul’da Zeynep-Kamil Hastanesi’nin bahçesindeki türbelerinde medfundur- da bu soydandır.)
Şah İsmail İran’da hakimiyetini pekiştirince, Alaüddevle’den intikam almak için sefere çıktı; 1507. II. Bayezid’ten izin rica edip, Osmanlı topraklarından geçerek Sarız yolundan Elbistan’a ilerledi. İki ordunun öncü birlikleri ilk karşılaşmayı yaptılar. Alaüddevle’nin Sarı Kaplan lakaplı oğlu Kasım, Şah İsmail’in öncü birlik kumandanı Dede Bey’i bozguna uğrattı. Fakat Şah İsmail’in gerideki ordusu çok güçlü idi. Alaüddevle Bey karşı koyamayacağını anlayıp, Turma dağına çekildi ve Osmanlılar’la Memluklar’dan yardım istediyse de her ikisi de kayıtsız kaldı. Bir anlamda Alaüddevle Bey, her iki devlete ettiğini çekiyordu... Şah İsmail çok beklediyse de O’nu dağdan indiremedi; dağa doğru saldırmaya da cesaret edemedi; hakaret için “Ala Dana” diye olanca gücüyle bağırarak dönmeye karar verdi. İntikamını Maraş ve Elbistan’ı yakıp yıkarak almış oldu. Öyle ki, bu tahripten mabedler, mezarlar bile esirgenmedi. Tam anlamıyla taş taş üstünde kalmadı.
Bu seferle, Diyarbakır ve Harput kaybedildi. Diyarbakır’da savaşan Alaüddevle Bey’in oğullarından Kasım (Sarı Kaplan) ve Erdivane Beyler esir düştü. Sonra da idam edilerek kelleleri Şah İsmail’e gönderildi.
1510’da Alaüddevle Bey, yanında oğulları Şahruh ve Ahmed olduğu halde 14000 kişilik ordusu ile Diyarbakır’a yeniden saldırdı ise de Şah İsmail ve emiri Ustaclu Muhammed’e yine yenildi. Esir düşen bir kısım oğulları yine katledildi. Sahruh’un oğulları Mehmet ve Ali, Şah İsmail’e gönderildi. Daha sonra bu iki genç Şah İsmail tarafından affedilmiş ve onlara emirlikler verilmiştir.
Oğullarının kaybına çok üzülen Alaüddevle Bey, siyahlar giyenerek uzun zaman matem tutmuştur.
Bundan sonra, bir ara, kısa sürse de, Safavîler’le Dulkadirliler arasında barış hüküm sürmüştür. Memluk Sultanı Kansu Gavri ile de bir problem yok gibiydi. Hatta, Alaüddevle, torunu Yavuz Sultan Selim’in Osmanlı tahtına çıkışını tebrik etmediği gibi, Yavuz’un bazı saldırılarında Şah İsmail’e destek bile vermiştir.
Yavuz, Çaldıran seferine giderken, Alaüddevle Bey’e “Emmim Alaüddevle Bey Hazretlerine” diye başlayan bir mektup yazarak yardıma çağırmıştı; ama, Alaüddevle Bey, kardeşi Şehsuvar Bey’in oğlu Ali Bey’in Yavuz’un himaye etmesine içerlediğinden yardım etmediği gibi, Yavuz’un levazımatçılarına yem ve iaşe satışını ülkesinde yasakladı. Bununla da yetinmeyip, Osmanlı’nın artçı birliklerine baskınlar yaptı, yem ve iaşeleriyle birlikte atlarının bir kısmını çaldırdı, yağmalattı.
Çaldıran seferinden sonra, Osmanlı ordusunu arkadan vuran dedesi Alaüddevle Bey’in hakkından gelmeye karar veren Yavuz, gözdesi durumunda sevdiği Şehsuvar oğlu Ali Bey’i hemen Kayseri Sancak Beyliği’ne tayin ve Dulkadir topraklarını işgal edince de Beyliğini vaad etti. Aynı zamanda Ali Bey’den Dulkadirliler’in elinde olan Bozok (Yozgat) sancağını işgal etmesini emretti. Ali Bey de kış olmasına rağmen, Bozok’a hücum etti ve ele geçirip valisi Alaüddevle’nin oğlu Süleyman (Ali Bey’in amcısının oğludur da)’ın başını kestirerek Yavuz’a gönderdi. Yavuz da Bozok’un idaresini de Ali Bey’e verdi.
Alaüddevle Bey, durumu Memluk Sultanı Kansu Gavri’ye bildirdi. Kansu Gavri de Yavuz’a mektup yazarak Ali Bey’in aldığı yerleri Dulkadirliler’e yeniden vermesini rica etti. Fakat, Yavuz, cevabında, Alaüddevle Bey’in azledilerek yerine Ali Bey’in geçirilmesini istedi.
Kansu Gavri, Dulkadiroğulları üzerindeki nüfuzunun kaybolacağını sezerek Yavuz’a elçi gönderdi ve hükümranlığı paylaşmak istediğini bildirdi. Ya parada ya da hutbede adının anılmasını rica etti. Buna kızan Yavuz, elçiye “Sultanınız muktedirse hükümranlık hakkını kendi ülkesinde muhafaza etsin...” diyerek bir gün Mısır’ı da fethedeceğini ima etti.
Alaüddevle Bey, bir daha Osmanlılar’ın atlarının yem ve iaşelerini vurdurunca –ki, sayısız hayvan açlıktan ölmüştür- Yavuz Dulkadirli ülkesinin fethi sırasının geldiğine karar verdi. Sivas’tan 5 Haziran 1515’te Rumeli Beylerbeyi Sinan Paşa komutasında Elbistan’a 30.000 kişilik bir ordu gönderdi. Şehsuvaroğlu Ali Bey’in kılavuzluğu ile, ordu Elbistan’a ilerlerken, kendisi de asıl ordusu ile İncesu’ya gelip harekatı izlemeye başladı.
Alaüddevle Bey, haremini ve hazinesini Turna Dağı’na yollayarak, 30.000 kişilik ordusu ile “Göksun ile Andırın arasındaki Ördekli mevkiinde” Sinan Paşa kuvvetlerini karşıladı; 13 Haziran 1515. Ordular karşılaşınca Ali Bey atını ileri sürerek, babası Şehsuvar Bey’in izzet ve ikramına nail olmuş ve O’na sadık kalmış olan Türkmenleri kendi safına geçmeye davet etti. Böylece, bir kısım Türkmenlerin saf değiştirmesini sağladı.
Çok kanlı bir çarpışmadan sonra, bir seyis, 90’lık Alaüddevle’yi altedip başını kesti ve Sinan Paşa’ya gönderdi. Seyis, Alaüddevle’yi hoşuna gittiği elbisesi için öldürmüş, fakat sonra bey olduğunu anlamıştır. Savaşta, birçok Dulkadirli ileri gelenleri telef ya da esir olmuştur.
Alaüddevle’nin ölümüne “merg-i hâin” deyimi –ebcedle- tarih düşürülmüştür. Alaüddevle’nin başı Gösun’da Yavuz’a sunuldu, 1515.
Yavuz, Şehsuvaroğlu Ali Bey’i Dulkadirliler’in başına geçirip, Alaüddevle ile bir oğlunun ve vezirinin kesik başlarını –bozulmasın diye- bal dolu tenekelere koyup, Kahire’ye gönderdi. Bununla, Kansu Gavri’ye, sanki, “sıra sana geldi” mesajını gönderiyordu... Mukabil olarak elçi gönderen Kansu Gavri “Hiç olmazsa, bir kısım Dulkadirli topraklarının Alaüddevle Bey’in oğullarına bırakılmasını...” istediyse de Yavuz “Kılıçla aldığım yerleri ancak kılıçla teslim ederim...” cevabını verdi.
Alaüddevle’nin başsız cesedinin Ulu Camii güneyindeki hazirede (şimdi bahçedir) medfun olduğu rivayeti kuvvetlidir.
Bu tarihten itibaren, Dulkadirli ülkesinde Yavuz adına hutbe okundu ve yavaş yavaş Osmanlı hakimiyeti tesis edildi.

12.Şehsuvaroğlu Ali Bey
Ali Bey, babası Şehsuvar Bey’in Kahire’de idam edilmesinden sonra, Dulkadirli Beyi olan Şahbudak’a karşı olduğu ve kendisine herhangi bir şey yapabileceğinden endişe ettiği için Osmanlı padişahı II. Bayezid’in yanına sığınmıştı. Yavuz tahta çıkında da Ali Bey’i Çirmen Sancak Beyliği’ne tayin etmişti...
Yavuz’un İran Şahı ile yaptığı Çaldıran savaşında ve savaştan önce keşif kolu reisi olarak gerçekten olağanüstü görevleri başarmış; sırf keşif ve casusluk faaliyetinden dolayı Yavuz tarafından 3000 flori altın ve Hersek Ahmet Paşa’nın hazineye intikal eden bir murassa kılıcı ile taltif edilmişti...
Çaldıran Muharebesi’nde de Ali Bey Öncü Birlikler Kumandanı olarak görev yapmış, kahramanca mücadele ederek, Şah İsmail’i ve onunla kaçak Safavî ordusunu kovalamış, Şah’ın hanımını, sancağını ve hazinesini ele geçirerek Yavuz’a teslim etmişti. Selimnâme yazarı vakanüvist Celâl-zâde Mustafa, Ali Bey için şöyle yazar –savaştan önce-;
“Padişah hazretleri, hemen yüksek Saltanat Huzuru Hizmetlileri7nden Dulkadiroğullarından bahtiyar adam, iyi ata binen, şanlı pehlivan, seçkin, anlayış eteğini yaymakla tanınan, namlı, sağlam akılla güçlü, heybette Hz. Ali prensipli, Şehsuvaroğlu Ali Bey’i, o anda yüce huzuruna getirip:
-Ali Bey, düşman kayıp ve gözden uzak. Gerçekte durumları meçhul ve belirsizdir. Casusların haberleriyle durumlarını öğrenme yolu kesinlikle kapalıdır. Ali’lik edip, sana bağlı düşman zapt eden yiğitlerle bu gece atlı akın edip, mutlaka düşmanlar tarafından yararlı bir haber getirmeye atılıp, gayret eyle. Hizmetin teşekküre değer, diye ifade buyurduklarında, adı geçen Ali Bey şanı yüce buyruğa uyup, o gece Dulkadir’in yararlılarından yüz kadar yiğitle süvari akını yapıp, sabaha yakın zamanda Şah İsmail’in ordusunun yakınına ulaşır. (...) Şah ve ileri gelenler beyleri, hanları içki ve eğlence ile meşgulken, Ali Bey, bir sarhoş Han’ı çadırına giderken yakalar ve atına bindirip Yavuz’un huzuruna çıkarır. Şahın haberini ondan sorarlar...”
Çaldıran Meydan Muharebesi ve sonrası için de aynı tarihçi şunları yazar:
“Kaçak Şah (İsmail), öldüren savaş meydanından çıkıp kaçınca, muzaffer savaşçıların amiri, zafer düşünceli, başarılı yiğitlerin kumandanı Şehsuvaroğlu Ali Bey, düşman avlayan ve zafer nasipli arslanlarla Şah’ı izleyip, arkasından yetişip harp alet ve edavatını ve techizatını döktürüp, uğursuzluk alameti sancaklar ve tuğların hepsini alıp, Şah’ın kendisine bağlı cesur ve seçkinlerinden birçok şahsı tutup, zarar zincirinin esiri eylemiş. Şah elinden güçlükle kaçmıştır. Ali Bey, bambaşka fetihlerle güçlenip, muzaffer olarak gelip Sultan’ın ordusuna yetişti. Aldığı bütün ganimeti teslim etti. Bütün ordu ve asker, tüm muzaffer savaşçılar, doyumluklar eylediler. Altın ve gümüş keselerle değil torbalarla, inciler, iri inciler torbalarla, çuvallarla bulunup, gaziler para ve mücevheratı ölçekler ve kilelerle bölüşüp paylaştılar...”
Sefere giderken Yavuz’la atbaşı birlikte giden ender insanlardan olan Ali Bey, savaştaki hizmetleri karşılığı, hediyelerle birlikte fethedildiğinde, Dulkadirli ülkesinin kendisine verileceği sözünü almıştı. Nitekim, amcası Alaüddevle’nin yok edilmesinden sonra da Yavuz sözünde durarak beyliğin başına getirilmişti.
Ali Bey’i tanımak istemeyen Şahruh’un oğulları isyan ettilerse de, en önde gelen Ahmed’i Zamantı Kalesi’nde yakalayan Ali Bey, onu öldürttü ve kısa zamanda dirlik ve düzeni sağlamakta başarılı oldu.
Ali Bey, Memluklar’la iyi geçinmeye çalışırken, kendisine hamilik eden Osmanlılar’a da bağlılığını göstermekten geri durmuyor, yaptıkları birçok savaşa kuvvet göndererek yardımcı oluyordu.
1516 Temmuzunda, Yavuz, Şah İsmail üzerine yeni bir sefer hazırlığı yaptığını yaymıştı. Amacı Kansu Gavri’yi gafil avlamaktı. Buna inanan Memluk Sultanı, fırsat bilip, Alaüddevle’nin oğullarını Dulkadirliler’in başına geçirmek üzere saldırmak istedi ve ordusunu Suriye’ye kadar getirdi. Yavuz O’na mektup yazarak “Şah İsmail’le aramıza girme” diyerek, niyetini iyice sakladı ve ordusu ile Elbistan’a geldi. Ali Bey ile birleşerek O’nu öncü birlikte kumandanı etti ve Suriye’ye doğru yola çıktı.
Kansu Gavri durumu anlayıp tam hazırlamadığı ordusu ile karşı koymak istedi. İki ordu 24 Ocak 1517’de Merc Dabık’ta karşılaştı. Ali Bey, Osmanlı Ordusunun sağ kanadına kumanda eden Anadolu Beylerbeyi Zeynel Paşa’nın yanında yardımcısı olarak yer almıştı. Ali Bey’in tam karşısında, Alaüddevle’nin kardeşi, Ali Bey’in amcası Abdürrezzak ile Alaüddevle’nin torunu yani Şahruh Bey’in oğlu Melik Arslan yer almıştı. Savaş başlar başlamaz, Ali Bey Melik Arslan’ın üzerine atılıp onu bir kılıç darbesiyle katletti. Savaş boyunca bütün Memluk ordusu, Osmanlı ordusunun sağ kanadına hücum etti ise de muvaffak olamadılar ve sadece bu kola yenilerek dağıldılar. Kansu Gavri de savaş meydanında öldürüldü. Abdürrezzak esir edildi.
Memluklar’ın başına Kansu Gavri’nin yeğeni ve Saltanat vekili Tomanbay geçip Sultan oldu.
Merc Dabık zaferinden sonra dö8nmek isteyen Yavuz’u Mısır’ın fethine ikna eden Ali Bey, yine öncü birlikler kumandanı olarak yola koyuldu. Ridaniye’dre Osmanlı ordusunun hangi taraftan hücum etmesi gerektiğini, bazı vezirlerin muhalefetine rağmen Yavuz’a kabul ettiren Ali Bey, bu sefer ordunun sağ tarağına kumanda eden Sinan Paşa’nın yanında ve yardımcısı olarak çarpışmaya girdi. Bu kanlı savaşta, Sinan Paşa ve Ali Bey’in bir oğlu şehit düştü.
Zaferden sonra, Kahire’ye ilk giren kuvvetlerin başında Ali Bey vardı. Bizzat sokak muharebelerine katıldı ve Nil nehrinden yüzerek kaçmaya çalışan Tomanbay’ı kemend atarak yakaladı.
Babasının intikamını alması için Yavuz tarafından Tomanbay Ali Bey’e teslim edildi. Ali Bey de Tomanbay’ı, tıpkı babası gibi, Züveyle Kapısı’nda asarak intikamını aldı; 13 Nisan 1517.
1519 yılında Anadolu’da Celali isyanlarını başlatan Celal, Turhal’da büyük bir ayaklanmaya sebep oldu. İlk kazan kendisine karşı çıkan küçük kuvvetleri yenince hem şımardı hem de şöhreti ve taraftarları arttı. Bunun üzerine Rumeli Beylerbeyi olan Ferhat Paşa’yı vezir edip Celal’in üzerine gönderen Yavuz, Ali Bey’e de haber göndererek yardımcı olması için emir verdi. Hemen harekete geçen Ali Bey, Kayseri’de Karaman Beylerbeyi Hüsrev Paşa ve Rumeli Beylerbeşi Sadi Paşa ile buluşup, Ferhat Paşa’yı beklerken Celalî’lerin kaçmalarına imkan vermek istemediğinden harekete geçti ve 24 Nisan 1519 günü sabahtan yatsı vaktine kadar süren çok kanlı bir çarpışmadan sonra, celal kaçmayı başardıysa da isyancıların çoğu öldürüldü ve esir eldi.
Kaçan Celal, Ali Bey’in ve Üveys adındaki Bozok (Yozgat) valisi olan ve Celal’le bir hesabı bulunan oğlu takip etti ve yakalayıp Ali Bey’e getirdi. Ali Bey de başını keserek Yavuz’a gönderdi.
Ali Bey’in bu başarısı Ferhat Paşa’nın kıskançlık ve hasedine yol açmıştı!...
Yavuz vefad edip de yerine Kanunî Sultan Süleyman padişah olunca, bunu fırsat bilen Şam valisi Canberdî Gazalî isyan etti. 20.000 kişilik bir kuvvetle Halep’i kuşattı.
Celalî isyanında olduğu gibi, Kanunî bu isyanı bastırmak için yine –eniştesi- Ferhat Paşa’yı görevlendirdi ve Ali Bey’e de O’na yardımcı olması için emir verdi. Ali Bey de daha önce yaptığı gibi, Ferhat Paşa’nın gelmesini beklemenin zaman kaybı olacağına kanaat getirerek, hareket etti. Canberdî ile yaptıkları karşılaşmada O’nu hemen bozguna uğrattı ve Şam’a kaçmasını sağladı. Ferhat Paşa geldiğinde iş hemen hemen bitmişti. Birlikte, Şam’a çekilen Canberdî’nin üzerine yürüdüler, Ocak 1521’de bozguna uğratıp başını kestiler.
Ali Bey’in bu başarısı Ferhat Paşa’nın O’na duyduğu kıskançlığı bir kat daha artırmıştı.
Göze giren Ali Bey, Kanunî Belgrad Seferi’ne çıktığında, O’nun emriyle, Osmanlı topraklarının Doğu sınırlarının bekçiliğini yaptı.
Kini dinmeyen Ferhat Paşa, belki de gözü olduğu bir makama Ali Bey’in tayin edilebileceğinden korktuğu için, bir yalan uydurup, Ali Bey’in kendi halkına zulmettiğini, hatta bağımsızlık peşinde koştuğunu yaydı ve bunu Kanunî’ye duyurdu. Kanunî de durumu yerinde incelettirmek üzere bir heyet gönderince, duruma içerleyen Ali Bey, bu heyeti katlettirdi. Bunu fırsat bilen Ferhat Paşa, Kanunî’den Ali Bey’in katli için bir ferman kopardı. Çeşitli yalanlarıyla, Kanunî’yi aldatmasını bilmişti. Ferhat Paşa Tokat’a gelerek, “Şah İsmail’e karşı yapılacak yeni bir sefer hakkında fikir alış-verişinde bulunulacak” bahanesiyle Ali Bey’i çocukları ve beyliğin yönetiminde ileri gelenlerle birlikte davet etti.
Maiyetinin “evlâd-ı ıyâl ile gitmenin hayra alamet olmadığı” yolunda yaptığı uyarılara kulak asmayan Ali Bey “Benim Osmanlı ile ne alıp veremediğim var ki?” diyerek kuvvetlerinin başında çocukları ile birlikte Tokat’a hareket etti.
Ali Bey’i Artukova (Artova)’da büyük bir ilgi ile karşılayan Ferhat Paşa, onlara mükellef bir ziyafet verdi. Yemekler yenilirken Ferhat Paşa, Ali Bey’i oğulları ile birlikte katlettirip, önlerindeki tabaklara başlarını düşürttürdü. Ali Bey’in başı Rodos Seferine çıkmış olan Kanunî’ye Muğla’nın Çine ilçesinde ulaştırıldı, Temmuz 1522.
Yöre halkı, bunun üzerine ağıtlar yakıp isyanlar etti. Hatta Rodos seferinden sonra, durumu inceleten Kanunî, Ferhat Paşa’nın oyununa geldiğini anlayıp, çok üzüldü; Paşa’yı önce Rodos’a sürgüne gönderdiyse de yetinmeyip idam ettirdi.
Ali Bey’in ölümünden sonra Dulkadir Beyliği ömrünü tamamlamış ve Osmanlı mülküne katılmıştır. Merkezi Maraş olmak üzere “Zu’l-Kadriya” eyaleti teşkil edilmiş. Elbistan Maraş Livasına bağlı bir kaza haline getirilmiştir. Zaten sınırları Mısır’a kadar uzanan Osmanlı İmparatorluğu’nun ortasında bağımsız ya da yarı bağımlı bir beyliğin kalması mümkün değildi.
Ali Bey, Şah İsmail’in baskın ve tahribinden sonra, yaşanmayacak derecede gelen Elbistan’ın başkentliğini Maraş’a taşıyan Alaüddevle’den sonra Bey olur olmaz, yeniden başkentliği Elbistan’a taşımış ve şehrin imarı için büyük emekler vermişti.

DULKADİRLİLERİN MİMARİ ESERLERİ
Dulkadiroğulları Beyliklerini kurup geniş bir alanda hüküm sürmeye başlayınca, bir devlet hassasiyetinde, kanun, eğitim, imar, inşa ve din işlerinde çeşitli faaliyetlerde bulunmuş ve önemli eserler vücuda getirmişlerdir.
Günümüze gelen (ve maalesef gelemeyen) bir kısım mimari eserleri zikretmeden önce, Alaüddevle’nin Kanunnameleri’ni hatırlatmak yerinde olur. Bu kanunnameler, gerçekten bölge halkının huzur içinde yaşamasını sağlayan önemli kanunlardan oluşuyordu. Öyle ki, Şehsuvaroğlu Ali Bey’in öldürülmesinden sonra, isyan eden bölge halkı, Osmanlılar tarafından, yine aynı kanunlar uygulanmak suretiyle teskin edilmişlerdir...
Mimari eserlerine gelince:
Hemen hemen hüküm sürdükleri bütün önemli şehir ve kasabalarda çeşitli camiler, medreseler, tekkeler, zaviyeler, imaretler yaptırmışlar, kaleleri tamir edip köprüler inşa etmişlerdir.
Elbistan’daki Ulu Camii, Ümmet Baba Camii ve türbesi ile Çarşı Camii hakkında geniş bilgi bu bölümün sonunda verilecektir. Buraya, Dulkadirliler’in yaptırmış olduğu önemli eserleri sıralamak gerekirse;
1. Adıyaman Ulu Camii,
2. Adana/Bahçe Ağa Bey Camii,
3. Çandır Şahruh Bey Mescidi,
4. Darende Ulu Camii,
5. Darende Dânâ Bey Mescidi,
6. Gaziantep Alaüddevle (Aladola) Camii,
7. Gemerek Şahruh Bey Mescidi,
8. Kadirli Ala Camii,
9. Maraş Hatuniye (Şems Hatun) Camii,
10. Maraş Haznedarlı Camii,
11. Maraş Ulu Camii,
12. Maraş İklime Hatun Camii...
13. Maraş Taş Medrese,
14. Kayseri Hatuniye (Şamiler) Medresesi,
15. (Ayrıca şimdi bulunmayan) Maraş’ta İmaret, Bağdadiye, Kadı (Begtunlu); Elbistan’da Hatuniye (Sa’diye), Kadirli’de Kasım Bey, Kudüs’te Gadiriye (Kadiriye) Medresesi...
16. Çandır’da Şah Sultan Hatun Türbesi,
17. Hacı Bektaş’ta Balım Sultan Türbesi,
18. Maraş’ta Taş Medrese yanındaki Türbe,
19. Maraş Hatunîye Camii altındaki Türbe,
20. Maraş İklime Hatun Mescidi’ne bitişik Türbe,
21. Pazarören Koçcağız’da Süleyman Bey Türbesi...
22. Kızılırmak üzerindeki Şahruh Köpküsü (Sivas/Gemerek’e 13 km kuzeybatıdadır. 1538-1539’da, -Şahruh Bey’in yaptırdığı köprüyü- oğlu Mehmed Han yenilemiştir. 8 gözlüdür, uzunluğu 155 m. genişliği 5.5 metredir)
23. Afın’daki Eshab-ı Kehf Külliyesi’ne ek yapı (Camiinin doğusundaki vadiye doğru uzanan altlı üstlü iki bölümdür. Her bölüm üçer odalıdır.) Ayrıca bu külliyeyi de baştan başa tamir ettirmişlerdir.
24. Kırşehir Ahi Evran Zaviye ve Türbesi,
25. Erzurum/ Hasankale (Pasinler) Ilıcaları,
26. Harput Kalesi. Önemli ölçüde tamir edilmiştir.
27. Maraş Kalesi. Zaman zaman gerekli ölçülerde tamir edilmiştir.
28. Kayseri Kalesi. Önemli ölçüde tamir edilmiştir.

Ayrıca, basit yapılarından dolayı günümüzü çok azı ulaşmış veya harabeleri kalmış bir kısım zaviyelerin adları da şunlardır:
Karadede, Bumdede, Çomak Baba, İsa Baba, Omuzu Güçlü, Said el-Aziz, Seyyid Mahzun, Ulu Camii, Maraş-Ümmet Dede, Osman Dede, Mihriban, Afşin-Dede Baba, Ahiviran’da, Akaralya Köyünde, Baskir Köyünde, Çandır’da, Çokviren Köyünde, Dirikliviran, Dilekli, Diraz, Dönercik, Ebruk, Firak, Göynük, Gülliviran, Gümüşgün, Hamamcicili, Hazran, Kelamin, Kesikviran, Melcuk, Melikgazi, Muradiz, Kara Hait, Karagözü Kızancık, Kızılyün, Kulandas, Saldırık, Sekeş, Serhor, Tanjin, Tahta Lasun, Tanil Alanı, Terli, Zeyniye, Kara Tanil köylerinde zaviyeler (Zaviye; küçük tekke demektir. Tekke; Tarikat mensuplarının ibadet ve zikir yaptığı yere denir.)
Ayrıca; Akdağ Şahverdi Fakih, Ali Köyünde Erbağ, Baltı çevresinde Yusuf Abdal, Gedük yöresinde Seyyid Selahaddin, Akdağ yöresinde Kılıç Abdal ve Ali Derviş, Boğazlıyan’da Yol Kulu, Karadere’de, Yukarı Konak’ta, Aşağı Konak’ta Yunus Halife ve Yolageldi zaviyeleri zikredilebilir.
Bunlardan başka, özellikle Şah İsmail tarafından yıkılmış olan sayısız saray, han, türbe gibi eserlerin varlığı bilinmektedir...

Çarşı Çamii (Cami-i Atik)
Alaüddevle Bey’in 1501 tarihli vakfiyesinde Elbistan’da Cami-i Kebir’in inşa ve imar ettiği, ayrıca bir bezzazistan (Bedesten, kapalı çarşı) yaptırdığı ve çok sayıda dükkanın gelirini de bu camiye vakfettiği kaydedilmiştir. Tahrir Defterlerinde de çarşı içinde Alaüddevle Bey Camii olarak adı geçen camiin de adı geçen Çarşı Camiinden başkası olmasa gerek. Elbistan’ın en eski camii olduğu için Cami-i Atik de denen bu cami, basit mimarî tarzına göre Danişmendliler zamanında yaptırılmış olma ihtimali kuvvetlidir. Alaüddevle Bey, yeniden inşaa edilecek derecede tamir ettirmiş olabilir.
Çarşı içinde idye Tahrir Defterlerinde zikredilen cami, eğer bugünkü Çarşı Camii değilse, şimdiki Candargazi İşhanı’nın kuzey tarafındaki meydanda bulunan ve bugün yıkılmış olan bir başka camii Alaüddevle Bey Camii olabilir. Yanında da sütunlu ve taçlı bir çeşme vardı...
Cami-i Atik (Çarşı Camii), IV. Mehmed zamanında ve 1886 yılında iki tamir görmüştür.
Çarşı Camii’nin, Şah İsmail’in tahribatından sonraki dönemlerde yeniden tamir ve inşa ettirilmiş olma ihtimali de kuvvetlidir.

Ümmet Baba Camii ve Türbesi
- Cami –
Bugünkü Ceyhan Mahallesinde bulunan camii 1500 yılında Alaüddevle Bey tarafından yaptırılmıştır.
Ümmet Baba, Alaüddevle Bey zamanında yaşamış evliyadan bir zattı.
Camiinin güneyine bitişik türbede medfundur. Türbenin giriş kapısı camiin mihrabındadır.
Ayrıca Alaüddevle Bey Ümmet Baba için bir de zaviye yaptırmıştır. XVI. yüzyılda camii ve zaviye etrafında teşekkül eden mahalleye O’nun adı (Ümmet Baba) verilmiştir.
1525’te mahallede 50 nüfus bulunuyordu. Mahalleye daha sonra Hatib Camii Mahallesi adı adı verilmiştir. Alaüddevle Bey, Camiin hatip, müezzin ve ferraşı için Ozan Öyüğü köyünden arazi ile Çoğulhan cizyesinden 1000 dirhem ve Elbistan Bezzazistanından gelir tahsis etmiştir.
Caminin tahta minaresi yıkıldığında 1955 yılında Hacı Mehmet KÖKSAL tarafından kızı Necla Hanım hayrına yeniden yaptırılmıştır.

- Zaviye-
Aynı adı taşıyan cami yakınında, Camiye göre, Dulkadiroğlu Caddesinin doğu tarafındaki binaların hemen arkasında bulunuyordu. Günümüzde sadece temel duvarları kalmıştır. Halk tarafından ‘tekke’ olarak bilinir ve yakınında, Ceyhan nehri üzerindeki köprüye bu (Tekke) adı verilmiştir.
Kitabesinde tahminen 1496 tarihinde Ümmet Baba tarafından yaptırıldığı M.Halil YİNANÇ tarafından okunmuşsa da, Alaüddevle Bey’in 1501 tarihli vakfiyesinde zaviye ve camiinin kendisi tarafından yaptırıldığı zikredilmektedir. Vakafnamede, “Babaiyye Zaviye’ni mescidini ve üzerindekilerle Kubbeyi (ki medrese olabilir)= inşa eyledi ve buralara müderris ve imam ve Şeyh nasb ve tayin eyledi...” şeklinde bahsedilir. Binanın yanındaki araziyi, Derb Kapı (Bab-ı Derb ki, Köprübaşı olduğu sanılmakta) da ve biri de Hatun Mezraında olmak üzere iki değirmeni ve Hatun ile Kitiz köylerinin gelirlerini vakfetmiştir. Ayrıca, müderrise, hatibe, öğrencilere hatta misafirlere, tamir ve sair giderleri için birçok arazi, değirmen ve dükkanın geliri vakfedilmiştir.

Ulu Camii
“Caminin kapısı üzerindeki kitabe 1240 tarihinde inşa edilen bir başka camiinin kitabesidir.”
Bu kitabeye göre, Ulu Camii, 1240 yılında II. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında O’nun emriyle, aynı zamanda Çavlı-han’da bir de han (Çoğul Han) yaptırmış olan Emirlerden (Elbistan’ın yöneticilerinden) Emir Hüsameddin Çavlı yaptırmış görünüyor.
Gerek planı, gerekse yapı özellikleri bakımından Ulu Camii’nin Selçuklular döneminde yapılmış olması mümkün görülmemektedir.
Kitabenin, aynı camiinin yerindeki bir başka camiye ait olduğu, 1507’de Şah İsmail’in kale, saray, türbe, mescidlerle birlikte bu camiyi de yıktırdığı, Dulkadirliler’e Alaüddevle’den sonra bey olan Şehsuvaroğlu Ali Bey, Elbistan’ı 8 yıl aradan sonra yeniden başkent edip hızla imarına girişince, yıkılan bu camiinin yerine Osmanlı üslubunda yeni (bugünkü) bir camiiyi yaptırdığı ve atalarına saygı bağlamında eski kitabeyi yeni camiinin portaline koydurduğu, Prof. Dr. Oktay Aslanapa gibi birçok tarihçi ve uzman tarafından öne sürülmektedir.
Zamanla harap olan camii Kanunî zamanında esaslı bir tamir görmüştür. Belki gerçek görünümüne onun zamanında kavuşmuştur.
IV. Mehmed zamanında (17.Asır) bir tamir daha gören camii, 1816 tarihinde üçüncü kez onarılmıştır. Bu son onarımı belgeleyen kitabe, camiin kuzey duvarının kuzeydoğu köşesindedir. Ebced hesabına göre; Maraş’lı şair Sümbülzade Vehbî;
“Düşürdî Vehbî Habibî
Dedi tarih güzel oldu bu tamir mübârekallah”
diyerek 1231/1816 tarihini belirlemiştir.
Ulu Camii ayrıca 1822 yılında halk tarafından, 1932 yılında Vakıflar İdaresi tarafından, 1992 tarihinde de yine Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından üç kere daha onarım görmüştür.
Ulu Camii’nin çift minareli olduğu, birinin de kuzeydoğu tarafında (şimdiki minareye göre simetri görünümünde) olduğu, Şah İsmail’in yıkımından (veya depremlerle yıkılmasından) sonra yeniden inşa edilmediği tahminleri kuvvetlidir. Caminin kuzeydoğu köşesinde, yüksekçe bir temelin olduğunu 40 yaş civarındakiler bile, özellikle mahalleliler ve cemaatı yakinen bilirler. (Ben de, evimiz camiinin çok yakınında olduğu, karşısındaki Atatürk İlkokulunda okuduğum ve hep o çevrede oynadığım için bu bahsedilen temeli çok iyi bilmekteyim...
Taşları, camiinin inşaatında da kullanılan ‘Horasan harcı’ ile birbirine tutturulduğundan, küçük bir parçasını dahi değil sökmek, kımıldatmak bile mümkün olmazdı. 1950-1960 yılları arasında Camiiye birkaç basamak taş merdivenle çıkılmak suretiyle girilebildiği; bugün ise dört basamak beton merdivenle inildiği gözönüne alınırsa, caminin önünden geçen caddenin ne kadar yükseltildiği (takriben 1,5 metre) ve temelin boyu hakkında da doğru bir kanaate ulaşılabilir.)
Temelin son kalıntıları 1992 yılında yapılan tamirde, cami etrafına, koruma amacıyla yapılan kaldırım için eşilmiş ve tamamen kaybedilmiştir.
Şimdiki minare 1834 yılında da halk tarafından müstakilen bir tamir görmüştür.
Ulu Camii’nde, özellikle ‘Selatin’ Camiilerinde, mihrabın genellikle solunda Padişahların namaz kılmaları için ayrılmış “Hünkâr Mahfili” vardır ve bu çok ilginç bulunmaktadır.
Batı tarafındaki pencere (ki, burada orjinalinde bir kapı vardı ve Beyler kale üstündeki saraylarından gelerek buradan girer ve mahfile çıkarlardı) içinden başlayan ve kalın duvarının içine yapılan merdivenlerden çıkılarak balkon şeklindeki mahfile varılır.
Bu mahfil, Anadolu’daki en eski ve orijinal mahfil olması bakımından da dikkat çekmektedir.
Dulkadirli beylerinden Melik Arslan Bey, burada namaz kılarken Ekim 1465 tarihinde hançerlenerek şehid edilmiştir:
1522’den sonra;
Elbistan Bölgesi Osmanlı hakimiyetine girdikten biraz sonra, isyan ve ihtilal yatağı haline geldi. Kalender Sultan isyanı bunlardan birisi olup, Vezir-i Azam Makbul İbrahim Paşa bizzat Elbistan’a gelerek isyanı bastırmıştır. Bundan sonra, isyan çıkmaması için tedbir alınarak özel kanunlar hazırlanmış, Dulkadirli Türkmen prenslerine sipahilik verilerek vergi, tımar ve zeamet karşılığı alınmamış ve Alaüddevle zamanındaki kanunlar yürürlükte bırakılmıştır.
XVII. asır içinde Anadolu’da meydana gelen bütün askerî ihtilaller zamanında Elbistan Bölgesi bunlara sığınma ve direnme merkezi olmuştur.
1608’de bu ihtilalcilerin en büyük reisi olan Kalenderoğlu Mehmet Paşa ile arkadaşları bütün güçleri ile Elbistan’da toplanıp Göksun yaylasında Sadrazam Kuyucu Murat Paşa ile şiddetli bir savaş yaptılar...
Elbistan böyle ikide bir asilere ve ihtilallere karargâh ve sığınak olması neticesinde, sürekli harp mıntıkası olması, burada emniyet ve asayişin sağlanamamasına, tabiatın bütün imkanlarına sahip olduğu halde, refah ve memuriyete erişememesine sebep olmuş, son asra kadar az bilinen ve ihmal edilen bir bölge halinde kalmıştır.
XVI. asırdan XIX. asrın sonuna kadar yazılan Coğrafya eserlerinde Elbistan hakkında pek az bilgi vardır. Cihannüma’da (s.599) “Maraş’a bağlı müstakil bir kaza ve mâmur bir kasaba...” olduğundan başka bir bilgi yoktur. Evliyâ Çelebi bile Göksun’a kadar geldiği halde, Elbistan’a uğramamış, ancak 6-7 satırda, duyduğu, okuduğu basit bilgileri vermiştir.
Elbistan Bölgesi, Tanzimat’a kadar, büyük yollar üzerinde olmayan sarp bölgelerden biri halinde kaldığı için, Osmanlı devrinde asayişsizlik içinde kalmıştır.
Amik Ovası’nda kışlayan 7 Türkmen boyunun yaylağı olan Elbistan Ovası, yaz mevsiminde çok vakit bu aşiretlerin mücadele sahnesi oluyor, bu arada köyler hatta kasabalar bile yağmaya maruz kalıyordu.
Özellikle Elbistan eşrafından tayin edilen müsellim (idare için görevlendirilen)lerin bu boylardan biri ya da birkaçı ile birleşerek diğerleri üzerinde hakimiyet kurma mücadeleleri, Elbistan’a ve Elbistan adına büyük ölçüde zarar veriyordu. Bu yüzden Elbistanlı olan ve yetişen alimler, şairler diğer yerlerde kendilerini Maraşlı (Merâşî) olarak tanıtıyorlardı.
XIX. asrın başında Maraş valisi olan Çapan zâde (Çapanoğlu) Celal Paşa, Elbistan Bölgesindeki huysuz aşiret reislerini ve bazı ağaları öldürterek, sükûneti sağlama yoluna gitmiştir.
Bu ara Elbistan müsellimliğine atanan Karabekir zâde Hacı Ahmet Ağa (bugün Elbistan’da Karabekiroğulları ve Karagençler olarak bilinen geniş bir soy, bu Ağa’nın soyuna mensuptur) bütün Elbistan Bölgesindeki eşkıyayı kırıp geçirmiş ve yollarını bile güvenli hale getirmiştir.
1847’de müsellimlik kaldırılarak Müdürlük hâline konmuş, bilâhare müdürlerin unvanı Kaymakam’a çevrilmiştir.
Müdürlük ve Kaymakamlık zamanında Elbistan’da meydana gelen belli başlı olaylar, bazı senelerde Elbistan ile (o zaman) sınır olan Zeytin (Süleymanlı) ve havalisindeki Ermenilerin isyanlarıdır ki, bu isyanlar 5 kere olmuş ve hepsinde de Elbistan’dan giden gönüllülerin gayret ve fedakârlıkları ile bastırılmıştır. (Erminilerin toplam isyanı kırkın üzerindedir.)
Milli Mücadele Hareketi’nde, Maraş’ın kurtuluşunda oldukça önemli rol oynayan Elbistan gönüllüleri, Antep’in kurtuluşuna bile yardımcı olmuşlardır.
Elbistan’da kurulan Müdafa-i Hukuk Cemiyeti, Mustafa Kemal’le de irtibat kurarak, işgale karşı çıkmış; mücadeleyi başlatmış, mücadeleyi bütün Türkiye sathındaki Müdafa-i Hukuk Cemiyetlerine duyurarak, onların protestolarını, mitinglerini celbetmiş, hepsinden de aynî ve nakdî yardım yapılmasını sağlamış, bu yardımları kurduğu heyetlerle Maraş’a ve Maraşlılar’a ulaştırmış, gönüllü birlikler oluşturarak, M.Kemal’in görevlendirdiği Kılıç Ali Bey, Yörük Selim Bey, Suzi Bey gibi subaylar yardımıyla, çeşitli yerlerden gönderilen birçok silahlarla birlikte Maraş’a naklini sağlamıştır. Ayrıca Maraş’ta çeşitli görevlerde bulunan ve kurtuluş mücadelesinde ön saflarda görev alan Dr. Mustafa Bey, eczacı Lütfi Bey gibi Elbistanlılar’la da sıkı ilişkiler kurarak organize bir mücadeleyi sağlamıştır. Maraş Kurtuluşu’nun kahramanı olan Arslan Bey bile o zaman Elbistan’a bağlı olan Fındık doğumludur ve Elbistan’da tahsilinin bir kısmını tamamlamıştır. Elbistan kuvvetlerinin çarpışma esnasında kaçtığı kesinlikle doğru değildir; sadece, bir çarpışma sırasında, Fransızların mitralyöz ve topçu atışlarının kendileri üzerine yoğunlaşması dolayısıyla dağılmaları vakidir. Buna rağmen, bütün mücadele boyunca savaşmaktan ve Maraşlılar’ı desteklemekten geri kalmamışlardır. Hatta, bir Fransız yazarı, Paul Vedu, “La Passion De La Cılıcle 1919-1920” (Klikya Faciası, Çev.Reşat Gögen, s. 132) adlı eserinde “Elbistan kuvvetlerinin dörtnala gelip kapatılması ihmal edilen kapıdan şehre girdiklerini, sokaklara daldıklarını, bir ara kaleye tırmanmaya muvaffak olarak, kalenin direğine bir Türk bayrağı bir de altın işlemeli yazılar bulunan bir diğer yeşil bayrak çektiklerini...” kaydetmektedir. (Milli Mücadelede Güney Cephesi-Maraş; Yrd.Doç.Dr.Yaşar Akbıyık, Kültür Bakanlığı, s. 129)
Dulkadiroğulları zamanından beri tedrisat yapıp gelen Elbistan Medreseleri, bazen kendini bütün Anadolu’da ve hatta İstanbul’da bile takdir ettirecek alimler yetiştirebiliyordu. Fakat ilimde daha fazla yetişmek isteyenler Antep’e giderdi. Bilahare yolların güvenliği sağlandıktan sonra Kayseri’ye gitmeye başlamışlardı. Yukarıda yazdığımız gibi, Elbistan ismi, İstanbul’da pek güzel karşılanmadığı için buradan giden müderris ve alimler kendilerini vilayetlerine izâfe ederek Maraşî olarak tanıtırlardı.
Geçen asrın Arap ve İran dili alimlerinden Hayatî Efendi ile bunun oğlu olup Lügat ve Astronomi dalında muhtelif birçok eser yazan alim Halil Şeref Efendi –ki, bu zâtın, Elbistan’da kıymetli yazma eserlerden bir kütüphane teşkil ettiği, fakat daha sonra yağma derecesinde dağıtıldığı, kalanlarını, resmî görevlilerin gelerek bir kısım kütüphanelere kazandırdığı bilinmektedir- bunlardandır. Ayrıca Hulâsa al-Şuruh müellifi Halil Esad Efendi, Saçaklızade Mehmed Efendi – Antep’teki Saçaklızâde Camii bu zatın adına izafeten yaptırılmıştır- ve Mustafa Kamil Efendi buk memlekette yetişen ve zikre değer alimlerdir. Dünyaca tanınmış Ord. Prof. Mükrimin Halil Yinanç’ı da özellikle kaydetmek yerinde olur.
XX. Asra kadar ihmal edilmiş bir halde gelen Elbistan’ın, 1902 yılına ait “Sal-nâme-i Vilâyet-i Haleb”e görünüşü şöyleydi:

Elbistan’ın Nahiyeleri Bağlı Köyleri
Efsun (Afşin) ................................................... 17
Anbarcık .......................................................... 17
Karagöz ........................................................... 15
Koç-Âbâd ........................................................ 18
Sarbas .............................................................. 19
Aynü’l-Arûs .................................................... 14
Çardak .............................................................. 12
Celki ................................................................. 10
Kullar ............................................................... 17
Hurman ............................................................ 12
TOPLAM (10 nahiye) ..................................... 151 (Köy)

Kaza Nüfusu Kadın Erkek Toplam
İslâm 20.166 21.732 41.898
Ermeni 453 537 990
Katolik 172 174 346
Protestan 152 179 331
Toplam 20.943 22.622 43.565

Diğer Bilgiler
İlçede;
1 Hükûmet Konağı
11 Camii
3 Mescid
3 Külliye
6 Toprak kale
8 Medrese
80 Köyünde Camii
26 Mekteb-i İbtidâ’i
1 Mekteb-i Rüşdiye
1 Hamidiye mektebi ibdidaisi

Bibliyoğrafya

1. İslâm Ansiklopedisi, Elbistan ve Dulkadirliler Maddesi, M. Halil Yinanç, M.E.B. Yayınları,
2. Dulkadir Beyliği, Prof. Dr. Refet Yinanç, T.T.K. Ankara 1989.
3. Solak-zâde Tarihi, Solak-zâde Mehmet Hemdemî, Haz. Dr. Vahit Çubuk, Kültür Bakanlığı Yayınları, No: 1089, Ankara.
4. Müneccimbaşı Tarihi, Müneccimbaşı Ahmet Dede, Çev. İsmail Erünsal, Tercüman 1001 Temel Eser, No.37, İstanbul.
5. Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Derviş Ahmet Aşıkî, Haz. A Nihal Atsız, Kültür ve Turizm Bakanlığı, No. 604, Ankara.
6. Selim-nâme, Celal-zâde Mustafa, Haz. Prof. Dr. Ahmet Uğur ve Öğr. Gör. Mustafa Çuhadar, Kültür Bakanlığı Yayınları, No.1182, Ankara.
7. Devletler ve Hanedanlar, Yılmaz Öztuna, Kültür Bakanlığı Yayınları, No. 1224, Ankara, (Cilt II, III).
8. Milli Mücadelede Güney Cephesi (Maraş), Yard. Doç. Dr. Yaşar Akbıyık, Kültür Bakanlığı Yayınları, No. 1157, Ankara.
9. Elbistan Ovasındaki Tetkik Gezileri ve Karahöyük Kazısı, Tahsin Özgüç, T.T.K. Basımevi, Ankara 1948.
10. Elbistan, Ziya Güner, Aydınlık Basımevi, İstanbul 1936.
11. Kültür ve Sanat Dergisi (İş Bankası Kahramanmaraş Özel Sayısı No.10, Doç. Dr. Aynur Durukan, “Elbistan Ulu Camii Yazısı”, Haziran 1991.
12. Dulkadir Beyliği Mimarisi, Yard. Doç. Dr. Hamza Gündoğdu, Kültür Bakanlığı Yayınları, No. 657, Ankara.
13. Türk Sanatı, Prof. Dr. Oktay Aslanapa, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.
14. Meydan Larouesse Ansiklopedisi.
15. Büyük Larousse Ansiklopedisi.
16. Büyük Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna, (Cilt II, III, XIII).
17. Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, Kurul, Zaman Gazetesi, (Cilt VI, VIII, X).
18. Maraş Tarihi ve Coğrafyası, Besim Atalay, Matbai Amire, İstanbul 1923.
19. Alaüddevle Bey’in Vakıfnâmeleri, 4 tanesi, Mütercim, Abdullah Tanrıkulu, Ankara, Tercüme tarihi: 18 Temmuz 1940.
20. Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, Claude Canen, E. Yayınları, İstanbul 1979.
21. Sâl-Nâme-i Haleb, Matbaa-i Vilayet, Haleb 1902.


 
muraterginoz.com 2004 © | Tüm hakları saklıdır.
NRG Biližim
 
 
</body> </html>